Hicr Suresi okunuşu, Türkçe meali ve anlamıyla bu sayfada sunulmaktadır. Hicr Suresi, Kur’an-ı Kerim’in 15. suresi olup toplam 99 ayetten oluşmaktadır. Mekki dönemde inen bu sure 14. cüzde yer alır, “Hicr Vadisi” anlamına gelmektedir.
Hicr Suresi Okunuşu, Arapçası ve Türkçe Meali
Hicr Suresi okunuşu aşağıda tüm ayetleriyle verilmiştir.

| Ayet | Arapça Yazılış | Türkçe Okunuş | Türkçe Meal |
|---|---|---|---|
| 1 | الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ | Elif-lâm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâbi vekur-ânin mubîn(in) | Elif, Lam, Ra. Bunlar Kitap'ın ve apaçık olan Kuran'ın ayetleridir |
| 2 | رُبَمَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِم۪ينَ | Rubemâ yeveddu-lleżîne keferû lev kânû muslimîn | İnkar edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır |
| 3 | ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ | Żerhum ye/kulû veyetemette’û veyulhihimu-l-emel(u)fesevfe ya’lemûn | Bırak onları yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ilerde öğrenecekler |
| 4 | وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ | Vemâ ehleknâ min karyetin illâ velehâ kitâbun ma’lûm(un) | Yok ettiğimiz herhangi bir kasabanın elbette belli bir yazısı vardır |
| 5 | مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ | Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ vemâ yeste/ḣirûn | Hiçbir ümmet kendi süresini öne alamaz, geciktiremez de |
| 6 | وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌۜ | Ve kâlû yâ eyyuhâ-lleżî nuzzile ‘aleyhi-żżikru inneke lemecnûn(un) | Onlar: "Ey kendisine Kitap indirilen kimse! Sen mutlaka delisin. Doğrulardan isen melekleri bize getirsene" dediler |
| 7 | لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ | Lev mâ te/tînâ bilmelâ-iketi in kunte mine-ssâdikîn | Onlar: "Ey kendisine Kitap indirilen kimse! Sen mutlaka delisin. Doğrulardan isen melekleri bize getirsene" dediler |
| 8 | مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُٓوا اِذًا مُنْظَر۪ينَ | Mâ nunezzilu-lmelâ-ikete illâ bilhakki vemâ kânû iżen munzarîn | Biz melekleri ancak gerekince indiririz. O takdirde de ceza görecekler asla geri bırakılmazlar |
| 9 | اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ | İnnâ nahnu nezzelnâ-żżikra ve-innâ lehu lehâfizûn | Doğrusu Kitap'ı Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz |
| 10 | وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي شِيَعِ الْاَوَّل۪ينَ | Velekad erselnâ min kablike fî şiye’i-l-evvelîn | And olsun ki, senden önce çeşitli ümmetlere peygamber göndermiştik |
| 11 | وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ | Vemâ ye/tîhim min rasûlin illâ kânû bihi yestehzi-ûn | Onlara gelen her peygamberi alaya alıyorlardı |
| 12 | كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۙ | Keżâlike neslukuhu fî kulûbi-lmucrimîn | Aynı şekilde biz de Kitap'ı suçluların kalblerine sokarız, ama ona yine de inanmazlar. Oysa kendilerinden öncekilerin uğradıkları meydandadır |
| 13 | لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّل۪ينَ | Lâ yu/minûne bih(i)vekad ḣalet sunnetu-l-evvelîn | Aynı şekilde biz de Kitap'ı suçluların kalblerine sokarız, ama ona yine de inanmazlar. Oysa kendilerinden öncekilerin uğradıkları meydandadır |
| 14 | وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَٓاءِ فَظَلُّوا ف۪يهِ يَعْرُجُونَۙ | Velev fetahnâ ‘aleyhim bâben mine-ssemâ-i fezallû fîhi ya’rucûn | Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan çıkmağa koyulsalar: "Gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik" derler |
| 15 | لَقَالُٓوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ۟ | Lekâlû innemâ sukkirat ebsârunâ bel nahnu kavmun meshûrûn | Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan çıkmağa koyulsalar: "Gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik" derler |
| 16 | وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِر۪ينَۙ | Velekad ce’alnâ fî-ssemâ-i burûcen vezeyyennâhâ linnâzirîn | And olsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları bakanlar için donattık |
| 17 | وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَج۪يمٍۙ | Vehafiznâhâ min kulli şeytânin racîm(in) | Onları, kovulmuş her şeytandan koruduk |
| 18 | اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُب۪ينٌ | İllâ meni-steraka-ssem’a feetbe’ahu şihâbun mubîn(un) | Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa, parlak bir ateş onu kovalar |
| 19 | وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ | Vel-arda medednâhâ veelkaynâ fîhâ ravâsiye veenbetnâ fîhâ min kulli şey-in mevzûn(in) | Yeri yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik, orada her şeyi bir ölçüye göre bitirdik |
| 20 | وَجَعَلْنَا لَكُمْ ف۪يهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِق۪ينَ | Vece’alnâ lekum fîhâ me’âyişe vemen lestum lehu birâzikîn | Orada sizin ve rızık veremeyeceğiniz kimseler için geçimlikler meydana getirdik |
| 21 | وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُۘ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ | Ve-in min şey-in illâ ‘indenâ ḣazâ-inuhu vemâ nunezziluhu illâ bikaderin ma’lûm(in) | Hazinesi Bizim katımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz |
| 22 | وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُۚ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ | Veerselnâ-rriyâha levâkiha feenzelnâ mine-ssemâ-i mâen feeskaynâkumûhu vemâ entum lehu biḣâzinîn | Rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik; yukarıdan su indirdik de sizi onunla suladık. Yoksa siz onu toplayamazdınız |
| 23 | وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْي۪ وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ | Ve-innâ lenahnu nuhyî venumîtu venahnu-lvâriśûn | Doğrusu dirilten ve öldüren Biziz; hepsinin gerisinde de Biz kalırız |
| 24 | وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِم۪ينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِر۪ينَ | Velekad ‘alimnâ-lmustakdimîne minkum velekad ‘alimnâ-lmuste/ḣirîn | And olsun ki, sizden önce geçenleri biliriz; and olsun ki, geri kalanları da biliriz |
| 25 | وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْۜ اِنَّهُ حَك۪يمٌ عَل۪يمٌ۟ | Ve-inne rabbeke huve yahşuruhum(c) innehu hakîmun ‘alîm(un) | Doğrusu Rabbin onları diriltip bir araya getirecektir. Şüphesiz O Hakim'dir, Herşeyi Bilen'dir |
| 26 | وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍۚ | Velekad ḣaleknâ-l-insâne min salsâlin min hame-in mesnûn(in) | And olsun ki, insanı kuru balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattık |
| 27 | وَالْجَٓانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ | Velcânne ḣaleknâhu min kablu min nâri-ssemûm | Cinleri de, daha önce, dumansız ateşten yarattık |
| 28 | وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ | Ve-iż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî ḣâlikun beşeran min salsâlin min hame-in mesnûn(in) | Rabbin meleklere: "Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın" demişti |
| 29 | فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ | Fe-iżâ sevveytuhu venefaḣtu fîhi min rûhî feka’û lehu sâcidîn | Rabbin meleklere: "Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın" demişti |
| 30 | فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ | Fesecede-lmelâ-iketu kulluhum ecme’ûn | Bunun üzerine, İblis'in dışında bütün melekler hemen secde ettiler. O, secde edenlerle beraber olmaktan çekindi |
| 31 | اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ | İllâ iblîse ebâ en yekûne me’a-ssâcidîn | Bunun üzerine, İblis'in dışında bütün melekler hemen secde ettiler. O, secde edenlerle beraber olmaktan çekindi |
| 32 | قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِد۪ينَ | Kâle yâ iblîsu mâ leke ellâ tekûne me’a-ssâcidîn | Allah: "Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmaktan seni alıkoyan nedir?" dedi |
| 33 | قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ | Kâle lem ekun li-escude libeşerin ḣalaktehu min salsâlin min hame-in mesnûn(in) | O: "Balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattığın insana secde edemem" dedi |
| 34 | قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌ | Kâle faḣruc minhâ fe-inneke racîm(un) | Öyleyse defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lanet sanadır" dedi |
| 35 | وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ | Ve-inne ‘aleyke-lla’nete ilâ yevmi-ddîn | Öyleyse defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lanet sanadır" dedi |
| 36 | قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ | Kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yub’aśûn | Rabbim! Beni hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar ertele" dedi |
| 37 | قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ | Kâle fe-inneke mine-lmunzarîn | Allah: "Sen, bilinen gün gelene kadar bırakılanlardansın" dedi |
| 38 | اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ | İlâ yevmi-lvakti-lma’lûm | Allah: "Sen, bilinen gün gelene kadar bırakılanlardansın" dedi |
| 39 | قَالَ رَبِّ بِمَٓا اَغْوَيْتَن۪ي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ | Kâle rabbi bimâ aġveytenî leuzeyyinenne lehum fî-l-ardi veleuġviyennehum ecma’în | Rabbim! Beni saptırdığın için, and olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim; halis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım" dedi |
| 40 | اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ | İllâ ‘ibâdeke minhumu-lmuḣlasîn | Rabbim! Beni saptırdığın için, and olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim; halis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım" dedi |
| 41 | قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَق۪يمٌ | Kâle hâżâ sirâtun ‘aleyye mustekîm(un) | Allah şöyle dedi: "Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur; kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır |
| 42 | اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاو۪ينَ | İnne ‘ibâdî leyse leke ‘aleyhim sultânun illâ meni-ttebe’ake mine-lġâvîn | Allah şöyle dedi: "Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur; kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır |
| 43 | وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ | Ve-inne cehenneme lemev’iduhum ecma’în | Ve Cehennem onların hepsinin toplanacağı yerdir |
| 44 | لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍۜ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ۟ | Lehâ seb’atu ebvâbin likulli bâbin minhum cuz-un maksûm(un) | O cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır |
| 45 | اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۜ | İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve’uyûn(in) | Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, cennetlerde, pınar başlarındadırlar |
| 46 | اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِن۪ينَ | Udḣulûhâ biselâmin âminîn | Oraya güven içinde, esenlikle girin" denilir |
| 47 | وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ | Veneza’nâ mâ fî sudûrihim min ġillin iḣvânen ‘alâ sururin mutekâbilîn | Biz onların gönüllerinde olan kini çıkardık, artık onlar sedirler üzerinde karşılıklı oturan kardeşlerdir |
| 48 | لَا يَمَسُّهُمْ ف۪يهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَج۪ينَ | Lâ yemessuhum fîhâ nasabun vemâ hum minhâ bimuḣracîn | Onlar orada bir yorgunluk hissetmezler. Oradan çıkarılacak da değillerdir |
| 49 | نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ | Nebbi/ ‘ibâdî ennî enâ-lġafûru-rrahîm | Kullarıma Benim bağışlayan, merhamet eden olduğumu, azabımın can yakıcı bir azap olduğunu haber ver |
| 50 | وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ | Veenne ‘ażâbî huve-l’ażâbu-l-elîm | Kullarıma Benim bağışlayan, merhamet eden olduğumu, azabımın can yakıcı bir azap olduğunu haber ver |
| 51 | وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَۢ | Venebbi/hum ‘an dayfi ibrâhîm | Onlara İbrahim'in konuklarını da anlat |
| 52 | اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًاۜ قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ | İż deḣalû ‘aleyhi fekâlû selâmen kâle innâ minkum vecilûn | İbrahim'in yanına girdiklerinde selam vermişlerdi. O: "Doğrusu biz sizden korkuyoruz" demişti de: "Korkma, biz sana, bilgin bir oğlun olacağını müjdelemeye geldik" demişlerdi |
| 53 | قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ | Kâlû lâ tevcel innâ nubeşşiruke biġulâmin ‘alîm(in) | İbrahim'in yanına girdiklerinde selam vermişlerdi. O: "Doğrusu biz sizden korkuyoruz" demişti de: "Korkma, biz sana, bilgin bir oğlun olacağını müjdelemeye geldik" demişlerdi |
| 54 | قَالَ اَبَشَّرْتُمُون۪ي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ | Kâle ebeşşertumûnî ‘alâ en messeniye-lkiberu febime tubeşşirûn | Ben kocamışken bana müjde mi veriyorsunuz? Neye dayanarak müjdeliyorsunuz?" deyince |
| 55 | قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِط۪ينَ | Kâlû beşşernâke bilhakki felâ tekun mine-lkânitîn | Seni gerçekten müjdeliyoruz, umutsuzlardan olma" demişlerdi |
| 56 | قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّه۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ | Kâle vemen yaknetu min rahmeti rabbihi illâ-ddâllûn | Zaten sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden umudunu keser!" diyerek sormuştu: "Ey elçiler! İşiniz nedir |
| 57 | قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ | Kâle femâ ḣatbukum eyyuhâ-lmurselûn | Zaten sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden umudunu keser!" diyerek sormuştu: "Ey elçiler! İşiniz nedir |
| 58 | قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ | Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîn | Şöyle cevap vermişlerdi: "Biz şüphesiz suçlu bir millete gönderildik. Lut'un ailesi bunun dışındadır. Karısı hariç hepsini kurtaracağız. Karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk |
| 59 | اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ | İllâ âle lûtin innâ lemuneccûhum ecme’în | Şöyle cevap vermişlerdi: "Biz şüphesiz suçlu bir millete gönderildik. Lut'un ailesi bunun dışındadır. Karısı hariç hepsini kurtaracağız. Karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk |
| 60 | اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَٓاۙ اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِر۪ينَ۟ | İllâ-mraetehu kaddernâ(ﻻ) innehâ lemine-lġâbirîn | Şöyle cevap vermişlerdi: "Biz şüphesiz suçlu bir millete gönderildik. Lut'un ailesi bunun dışındadır. Karısı hariç hepsini kurtaracağız. Karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk |
| 61 | فَلَمَّا جَٓاءَ اٰلَ لُوطٍۨ الْمُرْسَلُونَۙ | Felemmâ câe âle lûtin(i)-lmurselûn | Elçiler Lut'un ailesine gelince, Lut: "Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz" dedi |
| 62 | قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ | Kâle innekum kavmun munkerûn | Elçiler Lut'un ailesine gelince, Lut: "Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz" dedi |
| 63 | قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا ف۪يهِ يَمْتَرُونَ | Kâlû bel ci/nâke bimâ kânû fîhi yemterûn | Biz sana sadece şüphe edip durdukları azabı getirdik. Sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz. Artık, geceleyin bir ara, aileni yola çıkar, sen de arkalarından git; hiçbiriniz arkaya bakmasın; emrolunduğunuz yere doğru yürüyün" dediler |
| 64 | وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ | Veeteynâke bilhakki ve-innâ lesâdikûn | Biz sana sadece şüphe edip durdukları azabı getirdik. Sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz. Artık, geceleyin bir ara, aileni yola çıkar, sen de arkalarından git; hiçbiriniz arkaya bakmasın; emrolunduğunuz yere doğru yürüyün" dediler |
| 65 | فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ | Feesri bi-ehlike bikit’in mine-lleyli vettebi’ edbârahum velâ yeltefit minkum ehadun vemdû hayśu tu/merûn | Biz sana sadece şüphe edip durdukları azabı getirdik. Sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz. Artık, geceleyin bir ara, aileni yola çıkar, sen de arkalarından git; hiçbiriniz arkaya bakmasın; emrolunduğunuz yere doğru yürüyün" dediler |
| 66 | وَقَضَيْنَٓا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِح۪ينَ | Vekadaynâ ileyhi żâlike-l-emra enne dâbira hâulâ-i maktû’un musbihîn | Böylece Lut'a bunların sonlarının kesilmiş olarak sabahlıyacaklarını bildirdik |
| 67 | وَجَٓاءَ اَهْلُ الْمَد۪ينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ | Vecâe ehlu-lmedîneti yestebşirûn | Şehir halkı, sevinerek geldiler |
| 68 | قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْف۪ي فَلَا تَفْضَحُونِۙ | Kâle inne hâulâ-i dayfî felâ tefdahûn | Lut: "Bunlar benim konuklarımdır, onlara karşı beni rüsvay etmeyin, Allah'tan korkun, beni utandırmayın" dedi |
| 69 | وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ | Vettekû(A)llâhe velâ tuḣzûn | Lut: "Bunlar benim konuklarımdır, onlara karşı beni rüsvay etmeyin, Allah'tan korkun, beni utandırmayın" dedi |
| 70 | قَالُٓوا اَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَم۪ينَ | Kâlû eve lem nenheke ‘ani-l’âlemîn | Biz sana kimseyi misafir kabul etmeyi yasak etmemiş miydik?" dediler |
| 71 | قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَات۪ٓي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَۜ | Kâle hâulâ-i benâtî in kuntum fâ’ilîn | Lut: "Alacaksanız, işte benim kızlarım" dedi |
| 72 | لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَف۪ي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ | Le’amruke innehum lefî sekratihim ya’mehûn | Senin hayatına and olsun ki, onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı |
| 73 | فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِق۪ينَۙ | Feeḣażet-humu-ssayhatu muşrikîn | Tanyeri ağarırken, çığlık onları yakalayıverdi |
| 74 | فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجّ۪يلٍۜ | Fece’alnâ ‘âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ ‘aleyhim hicâraten min siccîl(in) | Memleketlerini alt üst ettik, üzerlerine sert taş yağdırdık |
| 75 | اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّم۪ينَ | İnne fî żâlike leâyâtin lilmutevessimîn | Bunda, görebilen insanlar için ibretler vardır |
| 76 | وَاِنَّهَا لَبِسَب۪يلٍ مُق۪يمٍ | Ve-innehâ lebisebîlin mukîm(in) | O şehrin kalıntıları işlek yollar üzerinde hala durmaktadır |
| 77 | اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَۜ | İnne fî żâlike leâyeten lilmu/minîn | Bunda inananlar için ibret vardır |
| 78 | وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِم۪ينَۙ | Ve-in kâne ashâbu-l-eyketi lezâlimîn | Eykeliler de, şüphesiz zalim kimselerdi |
| 79 | فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْۢ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُب۪ينٍۜ۟ | Fentekamnâ minhum ve-innehumâ lebi-imâmin mubîn(in) | Bunun için onlardan da öç aldık. Hala her iki memleket de işlek bir yol üzerindedirler |
| 80 | وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَل۪ينَۙ | Velekad keżżebe ashâbu-lhicri-lmurselîn | And olsun ki, Hicr halkı peygamberi yalanlamışlardı |
| 81 | وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَۙ | Veâteynâhum âyâtinâ fekânû ‘anhâ mu’ridîn | Onlara ayetlerimizi verdiğimiz halde, yüz çevirmişlerdi |
| 82 | وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا اٰمِن۪ينَ | Vekânû yenhitûne mine-lcibâli buyûten âminîn | Dağlarda, güven içinde olarak evler yontuyorlardı |
| 83 | فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِح۪ينَۙ | Feeḣażet-humu-ssayhatu musbihîn | Sabaha karşı çığlık onları yakalayıverdi |
| 84 | فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَۜ | Femâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yeksibûn | Yaptıkları kendilerine bir fayda sağlamadı |
| 85 | وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَم۪يلَ | Vemâ ḣaleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakk(i)(k) ve-inne-ssâ’ate leâtiye(tun)fasfehi-ssafha-lcemîl | Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları gereğince yarattık. Kıyamet günü şüphesiz gelecektir. O halde yumuşak ve iyi davran |
| 86 | اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ | İnne rabbeke huve-lḣallâku-l’alîm | Doğrusu yaratan ve bilen ancak Rabbindir |
| 87 | وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَان۪ي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ | Velekad âteynâke seb’an mine-lmeśânî velkur-âne-l’azîm | And olsun ki, sana daima tekrarlanan yedi ayetli Fatiha'yı ve Kuran-ı Azim'i verdik |
| 88 | لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِن۪ينَ | Lâ temuddenne ‘ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihi ezvâcen minhum velâ tahzen ‘aleyhim vaḣfid cenâhake lilmu/minîn | Kafirler içinde bazı kimselere verdiğimiz kat kat servete gözünü dikme, onlara üzülme; inananları kanatların altına al |
| 89 | وَقُلْ اِنّ۪ٓي اَنَا النَّذ۪يرُ الْمُب۪ينُۚ | Vekul innî enâ-nneżîru-lmubîn | De ki: "Doğrusu ben apaçık bir uyarıcıyım |
| 90 | كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ | Kemâ enzelnâ ‘alâ-lmuktesimîn | Kuran'ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi Kitablarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik; Rabbine and olsun ki hepsini, yaptıklarından sorumlu tutacağız |
| 91 | اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ | Elleżîne ce’alû-lkur-âne ‘idîn | Kuran'ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi Kitablarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik; Rabbine and olsun ki hepsini, yaptıklarından sorumlu tutacağız |
| 92 | فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ | Feverabbike lenes-elennehum ecme’în | Kuran'ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi Kitablarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik; Rabbine and olsun ki hepsini, yaptıklarından sorumlu tutacağız |
| 93 | عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ | ‘Ammâ kânû ya’melûn | Kuran'ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi Kitablarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik; Rabbine and olsun ki hepsini, yaptıklarından sorumlu tutacağız |
| 94 | فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِك۪ينَ | Fasde’ bimâ tu/meru vea’rid ‘ani-lmuşrikîn | Artık buyrulanı açıkça ortaya koy, puta tapanlara aldırış etme |
| 95 | اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِء۪ينَۙ | İnnâ kefeynâke-lmustehzi-în | Allah'la beraber başka bir tanrının bulunduğunu kabul eden alaycılara karşı şüphesiz Biz sana kafiyiz. Yakında ne olduğunu öğreneceklerdir |
| 96 | اَلَّذ۪ينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ | Elleżîne yec’alûne me’a(A)llâhi ilâhen âḣar(a)(c) fesevfe ya’lemûn | Allah'la beraber başka bir tanrının bulunduğunu kabul eden alaycılara karşı şüphesiz Biz sana kafiyiz. Yakında ne olduğunu öğreneceklerdir |
| 97 | وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَض۪يقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَۙ | Velekad na’lemu enneke yadîku sadruke bimâ yekûlûn | And olsun ki, söyledikleri şeylerden senin gönlünün daraldığını biliyoruz |
| 98 | فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ | Fesebbih bihamdi rabbike vekun mine-ssâcidîn | Rabbini hamd ile an, secde edenlerden ol ve ölünceye kadar Rabbine kulluk et |
| 99 | وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَق۪ينُ | Va’bud rabbeke hattâ ye/tiyeke-lyakîn | Rabbini hamd ile an, secde edenlerden ol ve ölünceye kadar Rabbine kulluk et |
Hicr Suresi’nin Fazileti
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: 'Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır.' (Tirmizi)
Sık Sorulan Sorular
Hicr Suresi kaç ayettir?
99 ayettir.
Hicr Suresi Mekki mi Medeni mi?
Mekki dönemde inmiştir.
Hicr Suresi kaçıncı cüzdedir?
14. cüzde yer almaktadır.
Hicr Suresi Hakkında
Hicr Suresi, Kur’an-ı Kerim’in 15. suresi olup Mekki döneminde nazil olmuştur. 99 ayetten oluşan bu mübarek sure, Kur’an’ın 14. cüzünde yer almaktadır. “Hicr Vadisi” anlamına gelen surenin adı, içeriğindeki en belirgin konu ya da ilk ayetindeki önemli bir kavramdan gelmektedir.
Hicr Suresi, mekki dönemin ihtiyaçlarına ve o günkü Müslüman topluluğun sorularına cevap verecek biçimde şekillenmiştir. Ayetleri hem bireysel hem toplumsal boyutlarda derin anlamlar barındırmakta, inananları Allah’ı tanımaya, O’na kulluk etmeye ve doğru bir yaşam sürmeye davet etmektedir.
Müfessirler Hicr Suresi’nin Kur’an bütünlüğü içindeki konumuna ve kendinden önceki ile sonraki surelerle kurduğu anlam ilişkisine dikkat çekmiştir. Sure, özgün üslubu ve içerdiği evrensel mesajlarla her çağda Müslümanların başvurduğu temel kaynaklardan biri olmaya devam etmektedir.
Hicr Suresi’nin Mesajı ve Önemi
Hicr Suresi, günümüz insanına Allah’a olan bağlılığı, sorumluluğu ve ahiret bilincini hatırlatan güçlü mesajlar içermektedir. Surenin temel çağrısı; Allah’ı gereği gibi tanımak, O’nun nimetlerine şükretmek ve verilen ömrü anlamlı biçimde değerlendirmektir.
Modern dünyanın getirdiği anlam arayışı, ahlaki çözülme ve bireysel yalnızlık karşısında Hicr Suresi’nin mesajı şudur: Gerçek huzur ve anlam yalnızca Allah’a yönelmekte ve O’nun gösterdiği yolda yürümektedir. Surede yer alan uyarılar ve müjdeler, insanı hem korkutmak hem de umutlandırmak suretiyle dengeli ve bilinçli bir iman hayatına çağırır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır” buyurmuştur. Hicr Suresi’ni anlayarak ve düşünerek okumak bu evrensel faziletin yanı sıra surenin özel içeriğiyle de kişiye büyük manevi kazanım sağlar.
Hicr Suresi’nde Öne Çıkan Konular
Hicr Suresi’nde öne çıkan başlıca konuların başında Allah’ın birliği ve yüceliği gelmektedir. Sure, Yüce Allah’ın sonsuz kudretini, sınırsız ilmini ve her şeyi kuşatan rahmetini çeşitli ayetlerle dile getirir. Bu temel inanç, surenin diğer tüm mesajlarına zemin oluşturur.
İkinci önemli konu ahiret sorumluluğu ve insanın bu dünyadaki sınav görevidir. Hicr Suresi, insanı hayatın geçiciliği karşısında uyarırken kalıcı olanın ahiret yurdu olduğunu ve oradaki mutluluğun ancak dünyadaki doğru tercihlerle kazanılabileceğini vurgular. Surede yer alan kıssa veya örnekler bu mesajı somutlaştırarak kalıcı kılar.
Hicr Suresi Sık Sorulan Sorular
Hicr Suresi kaç ayettir?
Hicr Suresi 99 ayetten oluşmaktadır.
Hicr Suresi Mekki mi Medeni mi?
Hicr Suresi Mekki dönemde nazil olmuştur. Mekki sureleri genel olarak iman ve tevhid konularını ağırlıklı biçimde ele alır.
Hicr Suresi hangi cüzdedir?
Hicr Suresi Kur’an-ı Kerim’in 14. cüzünde yer almaktadır.
Hicr kelimesinin anlamı nedir?
Hicr kelimesi Arapçada ‘Hicr Vadisi’ anlamına gelmektedir. Sure bu kavramı ya adında taşıyan önemli bir kıssayı ya da temel bir konuyu merkeze alır.
Hicr Suresi’nin fazileti nedir?
Kur’an’ın tüm ayetleri aynı ilahi kaynaktan geldiğinden her surenin okunması büyük sevap kazandırır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır’ buyurmuştur. Hicr Suresi de bu kapsamda değerli bir ibadet kaynağıdır.
İlgili Sureler
Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.