Mümin Suresi okunuşu, Türkçe meali ve anlamıyla bu sayfada sunulmaktadır. Mümin Suresi, Kur’an-ı Kerim’in 40. suresi olup toplam 85 ayetten oluşmaktadır. Mekki dönemde inen bu sure 24. cüzde yer alır, “Mümin Kişi” anlamına gelmektedir.
Mümin Suresi Okunuşu, Arapçası ve Türkçe Meali
Mümin Suresi okunuşu aşağıda tüm ayetleriyle verilmiştir.

| Ayet | Arapça Yazılış | Türkçe Okunuş | Türkçe Meal |
|---|---|---|---|
| 1 | حٰمٓۜ | Hâ-Mîm | Ha, Mim |
| 2 | تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۙ | Tenzîlu-lkitâbi mina(A)llâhi-l’azîzi-l’alîm | Kitap'ın indirilmesi, güçlü ve bilgin olan Allah katındandır |
| 3 | غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَد۪يدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ | Ġâfiri-żżenbi ve kâbili-ttevbi şedîdi-l’ikâbi żî-ttavl(i)lâ ilâhe illâ hu(ve)ileyhi-lmasîr | O, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lütfu bol olandır. O'ndan başka tanrı yoktur, dönüş O'nadır |
| 4 | مَا يُجَادِلُ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ اِلَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ | Mâ yucâdilu fî âyâti(A)llâhi illâ-lleżîne keferû felâ yaġrurke tekallubuhum fî-lbilâd | Allah'ın ayetleri üzerinde, inkar edenlerden başkası tartışmaya girişmez. İnkarcıların memlekette gezip dolaşması seni aldatmasın |
| 5 | كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَالْاَحْزَابُ مِنْ بَعْدِهِمْۖ وَهَمَّتْ كُلُّ اُمَّةٍ بِرَسُولِهِمْ لِيَأْخُذُوهُ وَجَادَلُوا بِالْبَاطِلِ لِيُدْحِضُوا بِهِ الْحَقَّ فَاَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ | Keżżebet kablehum kavmu nûhin vel-ahzâbu min ba’dihimve hemmet kullu ummetin birasûlihim liye/ḣużûh(u)ve câdelû bilbâtili liyudhidû bihi-lhakka feeḣażtuhumfekeyfe kâne ‘ikâb | Onlardan önce, Nuh milleti, ardından, peygamberlere karşı gelen topluluklar da peygamberlerini yalanlamış; her ümmet, peygamberini cezalandırmaya azmetmişti. Hakkı batılla gidermek için mücadele etmişlerdi. Bunun üzerine Ben onları yakaladım. Cezalandırmam nasılmış |
| 6 | وَكَذٰلِكَ حَقَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّهُمْ اَصْحَابُ النَّارِۢ | Ve keżâlike hakkat kelimetu rabbike ‘alâ-lleżîne keferû ennehum ashâbu-nnâr | İnkar edenlerin cehennemlik olduklarına dair Rabbinin sözü böylece gerçekleşti |
| 7 | اَلَّذ۪ينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِه۪ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذ۪ينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَب۪يلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ | Elleżîne yahmilûne-l’arşe vemen havlehu yusebbihûne bihamdi rabbihim veyu/minûne bihi veyestaġfirûne lilleżîne âmenû rabbenâ vesi’te kulle şey-in rahmeten ve’ilmen faġfir lilleżîne tâbû vettebe’û sebîleke vekihim ‘ażâbe-lcahîm | Arşı yüklenen ve çevresinde bulunanlar, Rablerini överek tesbih ederler; O'na inanırlar. Müminler için: "Rabbimiz! İlmin ve rahmetin herşeyi içine almıştır. Tevbe edip Senin yoluna uyanları bağışla; onları cehennemin azabından koru" diye bağışlanma dilerler |
| 8 | رَبَّنَا وَاَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍۨ الَّت۪ي وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۚ | Rabbenâ ve edḣilhum cennâti ‘adnin(i)lletî ve’adtehum vemen saleha min âbâ-ihim ve ezvâcihim ve żurriyyâtihim(c) inneke ente-l’azîzu-lhakîm | Rabbimiz! Müminleri ve babalarından, eşlerinden, soylarından iyi olanları, kendilerine söz verdiğin Adn cennetlerine koy; şüphesiz güçlü olan, Hakim olan ancak Sensin |
| 9 | وَقِهِمُ السَّيِّـَٔاتِۜ وَمَنْ تَقِ السَّيِّـَٔاتِ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمْتَهُۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟ | Vakihimu-sseyyi-ât(i)(c) vemen taki-sseyyi-âti yevme-iżin fekad rahimteh(u)(c) ve żâlike huve-lfevzu-l’azîm | Onları kötülüklerden koru! O gün kötülüklerden kimi korursan, ona şüphesiz rahmet etmiş olursun. Bu büyük kurtuluştur |
| 10 | اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللّٰهِ اَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ اِذْ تُدْعَوْنَ اِلَى الْا۪يمَانِ فَتَكْفُرُونَ | İnne-lleżîne keferû yunâdevne lemaktu(A)llâhi ekberu min maktikum enfusekum iż tud’avne ilâ-l-îmâni fetekfurûn | Ama inkar edenlere, "Allah'ın gazabı, sizin birbirinize olan öfkenizden daha büyüktür; imana çağrıldığınızda inkar ederdiniz" diye seslenilir |
| 11 | قَالُوا رَبَّنَٓا اَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَاَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ اِلٰى خُرُوجٍ مِنْ سَب۪يلٍ | Kâlû rabbenâ emettenâ-śneteyni ve ahyeytenâ-śneteyni fa’terafnâ biżunûbinâ fehel ilâ ḣurûcin min sebîl(in) | Onlar: "Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de suçlarımızı itiraf ettik, bir daha çıkmağa yol var mıdır?" derler |
| 12 | ذٰلِكُمْ بِاَنَّهُٓ اِذَا دُعِيَ اللّٰهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْۚ وَاِنْ يُشْرَكْ بِه۪ تُؤْمِنُواۜ فَالْحُكْمُ لِلّٰهِ الْعَلِيِّ الْكَب۪يرِ | Żâlikum bi-ennehu iżâ du’iya(A)llâhu vahdehu kefertumve-in yuşrak bihi tu/minû(c) felhukmu li(A)llâhi-l’aliyyi-lkebîr | Onlara: "Yalnız Allah çağrıldığı zaman inkar ederdiniz de, O'na eş koşulunca inanırdınız. Bugün hüküm, yüce Allah'ındır" denir |
| 13 | هُوَ الَّذ۪ي يُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ رِزْقًاۜ وَمَا يَتَذَكَّرُ اِلَّا مَنْ يُن۪يبُ | Huve-lleżî yurîkum âyâtihi ve yunezzilu lekum mine-ssemâ-i rizkâ(an)(c) vemâ yeteżekkeru illâ men yunîb | Size mucizelerini gösteren, size gökten rızık indiren O'dur. Allah'a yönelenden başkası ibret almaz |
| 14 | فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ | Fed’û(A)llâhe muḣlisîne lehu-ddîne velev kerihe-lkâfirûn | Ey inananlar! İnkarcılar istemese de, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın |
| 15 | رَف۪يعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِۚ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ اَمْرِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِۙ | Rafî’u-dderacâti żû-l’arşi yulkî-rrûha min emrihi ‘alâ men yeşâu min ‘ibâdihi liyunżira yevme-ttelâk | Arş sahibi, varlıkların en yücesi olan Allah, kavuşma gününü ihtar etmek için kullarından dilediğine emriyle vahyi indirir |
| 16 | يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَۚ لَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْهُمْ شَيْءٌۜ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَۜ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ | Yevme hum bârizûn(e)lâ yaḣfâ ‘ala(A)llâhi minhum şey-/(un)(c) limeni-lmulku-lyevm(e)li(A)llâhi-lvâhidi-lkahhâr | O gün onlar meydana çıkarlar; onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. "Bugün hükümranlık kimindir?" denir; hepsi: "Gücü herşeye yeten tek Allah'ındır" derler |
| 17 | اَلْيَوْمَ تُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۜ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ | Elyevme tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet(c) lâ zulme-lyevm(e)(c) inna(A)llâhe serî’u-lhisâb | Bugün herkese, kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Doğrusu Allah, hesabı çabuk görendir |
| 18 | وَاَنْذِرْهُمْ يَوْمَ الْاٰزِفَةِ اِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِم۪ينَۜ مَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ حَم۪يمٍ وَلَا شَف۪يعٍ يُطَاعُۜ | Ve enżirhum yevme-l-âzifeti iżi-lkulûbu ledâ-lhanâciri kâzimîn(e)(c) mâ lizzâlimîne min hamîmin velâ şefî’in yutâ’ | Onları, yüreklerin ağıza geleceği, tasadan yutkunacakları, yaklaşan kıyamet günü ile uyar. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenecek şefaatçisi olur |
| 19 | يَعْلَمُ خَٓائِنَةَ الْاَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ | Ya’lemu ḣâ-inete-l-a’yuni vemâ tuḣfî-ssudûr | Allah gözlerin hainliğini ve gönüllerin gizlediğini bilir |
| 20 | وَاللّٰهُ يَقْض۪ي بِالْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَقْضُونَ بِشَيْءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ۟ | Va(A)llâhu yakdî bilhakk(i)velleżîne yed’ûne min dûnihi lâ yakdûne bişey-/(in)(k) inna(A)llâhe huve-ssemî’u-lbasîr | Allah, gerçekle hükmeder. O'nu bırakıp da yalvardıkları putlar bir şeye hüküm veremez. Şüphesiz Allah işitir ve görür |
| 21 | اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ كَانُوا مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُوا هُمْ اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ | Eve lem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lleżîne kânû min kablihim(c) kânû hum eşedde minhum kuvveten ve âśâran fî-l-ardi feeḣażehumu(A)llâhu biżunûbihim vemâ kâne lehum mina(A)llâhi min vâk(in) | Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce ve kendilerinden daha kuvvetli olan ve yeryüzünde daha çok eser bırakan kimselerin sonuçlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Allah onları suçlarıyla yakalamıştır. Allah'a karşı onları koruyan yoktur |
| 22 | ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانَتْ تَأْت۪يهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَكَفَرُوا فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّهُ قَوِيٌّ شَد۪يدُ الْعِقَابِ | Żâlike bi-ennehum kânet te/tîhim rusuluhum bilbeyyinâti fekeferû feeḣażehumu(A)llâh(u)innehu kaviyyun şedîdu-l’ikâb | Bu, kendilerine açık belgelerle gelen peygamberlerini inkar etmelerinden ötürüdür. Allah da onları bunun için yakalamıştır. Doğrusu O, kuvvetlidir, cezalandırması da şiddetlidir |
| 23 | وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۙ | Velekad erselnâ mûsâ bi-âyâtinâ ve sultânin mubîn(in) | And olsun ki Musa'yı, mucizelerimiz ve apaçık delillerle Firavun, Haman ve Karun'a göndermişizdir. Onlar: "Bu, yalancı sihirbazın biridir" demişlerdi |
| 24 | اِلٰى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ | İlâ fir’avne ve hâmâne ve kârûne fekâlû sâhirun keżżâb(un) | And olsun ki Musa'yı, mucizelerimiz ve apaçık delillerle Firavun, Haman ve Karun'a göndermişizdir. Onlar: "Bu, yalancı sihirbazın biridir" demişlerdi |
| 25 | فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا اقْتُلُٓوا اَبْنَٓاءَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَٓاءَهُمْۜ وَمَا كَيْدُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ | Felemmâ câehum bilhakki min ‘indinâ kâlû-ktulû ebnâe-lleżîne âmenû me’ahu vestahyû nisâehum(c) vemâ keydu-lkâfirîne illâ fî dalâl(in) | Musa katımızdan onlara gerçeği getirince: "Onunla beraber iman etmiş kimselerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın" dediler. Ama inkarcıların hilesi elbette boşa gider |
| 26 | وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُون۪ٓي اَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُبَدِّلَ د۪ينَكُمْ اَوْ اَنْ يُظْهِرَ فِي الْاَرْضِ الْفَسَادَ | Ve kâle fir’avnu żerûnî aktul mûsâ velyed’u rabbeh(u)innî eḣâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhira fî-l-ardi-lfesâd | Firavun: "Beni bırakın da Musa'yı öldüreyim, o, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde bozgun çıkaracağından korkuyorum" dedi |
| 27 | وَقَالَ مُوسٰٓى اِنّ۪ي عُذْتُ بِرَبّ۪ي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ۟ | Ve kâle mûsâ innî ‘użtu birabbî ve rabbikum min kulli mutekebbirin lâ yu/minu biyevmi-lhisâb | Musa: "Doğrusu ben, hesap görülecek güne inanmayan böbürlenenlerin hepsinden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım" dedi |
| 28 | وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌۗ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ ا۪يمَانَهُٓ اَتَقْتُلُونَ رَجُلًا اَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ وَقَدْ جَٓاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُۚ وَاِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ي يَعِدُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ | Ve kâle raculun mu/minun min âli fir’avne yektumu îmânehu etaktulûne raculen en yekûle rabbiyya(A)llâhu ve kad câekum bilbeyyinâti min rabbikumve-in yeku kâżiben fe’aleyhi keżibuh(u)ve-in yeku sâdikan yusibkum ba’du-lleżî ya’idukuminna(A)llâhe lâ yehdî men huve musrifun keżżâb(un) | Firavun ailesinden olup da, inandığını gizleyen bir adam dedi ki: "Rabbim Allah'tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Oysa size Rabbinizden belgelerle gelmiştir. Eğer yalancıysa, yalanı kendisinedir; eğer doğru sözlü ise, sizi tehdit ettiklerinin bir kısmı başınıza gelebilir. Doğrusu Allah, aşırı yalancıyı doğru yola eriştirmez |
| 29 | يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِر۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللّٰهِ اِنْ جَٓاءَنَاۜ قَالَ فِرْعَوْنُ مَٓا اُر۪يكُمْ اِلَّا مَٓا اَرٰى وَمَٓا اَهْد۪يكُمْ اِلَّا سَب۪يلَ الرَّشَادِ | Yâ kavmi lekumu-lmulku-lyevme zâhirîne fî-l-ardi femen yensurunâ min be/si(A)llâhi in câenâ(c) kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ vemâ ehdîkum illâ sebîle-rraşâd | Ey milletim; Bugün memlekette hükümranlık sizindir, galip olanlar sizsiniz. Ama Allah'ın baskını bize çatınca, O'na karşı bize kim yardım eder?" Firavun: "Ben size kendi görüşümden başkasını söylemiyorum. Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum" dedi |
| 30 | وَقَالَ الَّذ۪ٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْاَحْزَابِۙ | Ve kâle-lleżî âmene yâ kavmi innî eḣâfu ‘aleykum miśle yevmi-l-ahzâb | İnanmış olan adam dedi ki: "Ey milletim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum. Allah kullara zulüm dilemez |
| 31 | مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ | Miśle de/bi kavmi nûhin ve ’âdin ve śemûde velleżîne min ba’dihim(c) vema(A)llâhu yurîdu zulmen lil’ibâd | İnanmış olan adam dedi ki: "Ey milletim! Doğrusu ben sizin için, Nuh milletinin, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin durumu gibi, peygamberleri yalanlayan toplulukların uğradıkları bir günün benzerinden korkuyorum. Allah kullara zulüm dilemez |
| 32 | وَيَا قَوْمِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِۙ | Veyâ kavmi innî eḣâfu ‘aleykum yevme-ttenâd | Ey milletim! Ahu figan gününden sizin hesabınıza korkuyorum |
| 33 | يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِر۪ينَۚ مَا لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ | Yevme tuvellûne mudbirîne mâ lekum mina(A)llâhi min ‘âsim(in)(k) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in) | Arkanıza dönüp kaçacağınız gün Allah'a karşı sizi koruyan bulunmaz. Allah'ın saptırdığını doğru yola getirecek yoktur |
| 34 | وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِمَّا جَٓاءَكُمْ بِه۪ۜ حَتّٰٓى اِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِه۪ رَسُولًاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌۚ | Velekad câekum yûsufu min kablu bilbeyyinâti femâ ziltum fî şekkin mimmâ câekum bih(i)hattâ iżâ heleke kultum len yeb’aśa(A)llâhu min ba’dihi rasûlâ(en)(c) keżâlike yudillu(A)llâhu men huve musrifun murtâb(un) | And olsun ki, Yusuf da, daha önce, size belgelerle gelmişti. Size getirdiği şeylerden şüphelenip durmuştunuz. Sonunda Yusuf ölünce, Allah onun ardından hiçbir peygamber göndermeyecek demiştiniz. Allah, aşırı şüpheciyi işte böylece saptırır |
| 35 | اَلَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۜ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ | Elleżîne yucâdilûne fî âyâti(A)llâhi biġayri sultânin etâhumkebura makten ‘inda(A)llâhi ve ’inde-lleżîne âmenû(c) keżâlike yatbe’u(A)llâhu ‘alâ kulli kalbi mutekebbirin cebbâr(in) | Bunlar, Allah'ın ayetleri üzerinde kendilerine gelmiş bir delil bulunmadan tartışırlar. Bu, Allah katında da, inananların yanında da öfkeyi arttırır. Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini bundan dolayı mühürler |
| 36 | وَقَالَ فِرْعَوْنُ يَا هَامَانُ ابْنِ ل۪ي صَرْحًا لَعَلّ۪ٓي اَبْلُغُ الْاَسْبَابَۙ | Ve kâle fir’avnu yâ hâmânu-bni lî sarhan le’allî ebluġu-l-esbâb | Firavun: "Ey Haman! Bana bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın Tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum" dedi. Firavun'a, kötü işi böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkondu. Firavun'un hilesi elbette boşa gidecekti |
| 37 | اَسْبَابَ السَّمٰوَاتِ فَاَطَّلِعَ اِلٰٓى اِلٰهِ مُوسٰى وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّهُ كَاذِبًاۜ وَكَذٰلِكَ زُيِّنَ لِفِرْعَوْنَ سُٓوءُ عَمَلِه۪ وَصُدَّ عَنِ السَّب۪يلِۜ وَمَا كَيْدُ فِرْعَوْنَ اِلَّا ف۪ي تَبَابٍ۟ | Esbâbe-ssemâvâti fe-ettali’a ilâ ilâhi mûsâ ve-innî le-ezunnuhu kâżibâ(en)(c) ve keżâlike zuyyine lifir’avne sû-u ‘amelihi ve sudde ‘ani-ssebîl(i)(c) vemâ keydu fir’avne illâ fî tebâb(in) | Firavun: "Ey Haman! Bana bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Musa'nın Tanrısını görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum" dedi. Firavun'a, kötü işi böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkondu. Firavun'un hilesi elbette boşa gidecekti |
| 38 | وَقَالَ الَّذ۪ٓي اٰمَنَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُونِ اَهْدِكُمْ سَب۪يلَ الرَّشَادِۚ | Ve kâle-lleżî âmene yâ kavmi-ttebi’ûni ehdikum sebîle-rraşâd | O inanan kimse dedi ki: "Ey milletim! Bana uyun, sizi doğru yola eriştireyim |
| 39 | يَا قَوْمِ اِنَّمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌۘ وَاِنَّ الْاٰخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ | Yâ kavmi innemâ hâżihi-lhayâtu-ddunyâ metâ’un ve-inne-l-âḣirate hiye dâru-lkarâr | Ey milletim! Şüphesiz bu dünya hayatı geçicidir, ama ahiret, doğrusu işte o, kalınacak yurttur |
| 40 | مَنْ عَمِلَ سَيِّئَةً فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَاۚ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ يُرْزَقُونَ ف۪يهَا بِغَيْرِ حِسَابٍ | Men ‘amile seyyi-eten felâ yuczâ illâ miślehâvemen ‘amile sâlihan min żekerin ev unśâ ve huve mu/minun feulâ-ike yedḣulûne-lcennete yurzekûne fîhâ biġayri hisâb(in) | Kim bir kötülük işlerse ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar cennete girerler; orada hesapsız şekilde rızıklanırlar |
| 41 | وَيَا قَوْمِ مَا ل۪ٓي اَدْعُوكُمْ اِلَى النَّجٰوةِ وَتَدْعُونَن۪ٓي اِلَى النَّارِۜ | Ve yâ kavmi mâlî ed’ûkum ilâ-nnecâti ve ted’ûnenî ilâ-nnâr | Ey milletim! Nedir başıma gelen? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz |
| 42 | تَدْعُونَن۪ي لِاَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَاُشْرِكَ بِه۪ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۘ وَاَنَا۬ اَدْعُوكُمْ اِلَى الْعَز۪يزِ الْغَفَّارِ | Ted’ûnenî li-ekfura bi(A)llâhi ve uşrike bihi mâ leyse lî bihi ‘ilmun ve enâ ed’ûkum ilâ-l’azîzi-lġaffâr | Siz beni Allah'ı inkar etmeye, bilmediğim bir şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz; ben ise sizi, güçlü olan, çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum |
| 43 | لَا جَرَمَ اَنَّمَا تَدْعُونَن۪ٓي اِلَيْهِ لَيْسَ لَهُ دَعْوَةٌ فِي الدُّنْيَا وَلَا فِي الْاٰخِرَةِ وَاَنَّ مَرَدَّنَٓا اِلَى اللّٰهِ وَاَنَّ الْمُسْرِف۪ينَ هُمْ اَصْحَابُ النَّارِ | Lâ cerame ennemâ ted’ûnenî ileyhi leyse lehu da’vetun fî-ddunyâ velâ fî-l-âḣirati ve enne meraddenâ ila(A)llâhi ve enne-lmusrifîne hum ashâbu-nnâr | Beni kendisine çağırdığınızın, bu dünyada da ahirette de çağırabilecek kabiliyette olmadığında, hepimizin Allah'a döneceğinde, aşırı gidenlerin ateşlikler olduklarında şüphe yoktur |
| 44 | فَسَتَذْكُرُونَ مَٓا اَقُولُ لَكُمْۜ وَاُفَوِّضُ اَمْر۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ | Feseteżkurûne mâ ekûlu lekum(c) ve ufevvidu emrî ila(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe basîrun bil’ibâd | Size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Doğrusu Allah, kulları görür |
| 45 | فَوَقٰيهُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِاٰلِ فِرْعَوْنَ سُٓوءُ الْعَذَابِۚ | Fevakâhu(A)llâhu seyyi-âti mâ mekerûve hâka bi-âli fir’avne sû-u-l’ażâb | Allah o adamı, kurmak istedikleri tuzaktan korudu. Kötü azap Firavun'un adamlarını sardı |
| 46 | اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّاۚ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ۠ اَدْخِلُٓوا اٰلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ | Ennâru yu’radûne ‘aleyhâ ġuduvven ve ’aşiyyâ(en)ve yevme tekûmu-ssâ’atu edḣilû âle fir’avne eşedde-l’ażâb | Onlar, sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çattığı gün, "Firavun'un adamlarını azabın en ağırına sokun"denir |
| 47 | وَاِذْ يَتَحَٓاجُّونَ فِي النَّارِ فَيَقُولُ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعًا فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا نَص۪يبًا مِنَ النَّارِ | Ve-iż yetehâccûne fî-nnâri feyekûlu-ddu’afâu lilleżîne-stekberû innâ kunnâ lekum tebe’an fehel entum muġnûne ‘annâ nasîben mine-nnâr | Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, güçsüzler, büyüklük taslayanlara: "Doğrusu biz size uymuştuk, şimdi ateşin bir parçasını olsun bizden savabilir misiniz?" derler |
| 48 | قَالَ الَّذ۪ينَ اسْتَكْبَرُٓوا اِنَّا كُلٌّ ف۪يهَٓا اِنَّ اللّٰهَ قَدْ حَكَمَ بَيْنَ الْعِبَادِ | Kâle-lleżîne-stekberû innâ kullun fîhâ inna(A)llâhe kad hakeme beyne-l’ibâd | Büyüklük taslayanlar: "Doğrusu hepimiz onun içindeyiz. Allah kullar arasında şüphesiz hüküm vermiştir" derler |
| 49 | وَقَالَ الَّذ۪ينَ فِي النَّارِ لِخَزَنَةِ جَهَنَّمَ ادْعُوا رَبَّكُمْ يُخَفِّفْ عَنَّا يَوْمًا مِنَ الْعَذَابِ | Ve kâle-lleżîne fî-nnâri liḣazeneti cehenneme-d’û rabbekum yuḣaffif ‘annâ yevmen mine-l’ażâb | Ateşte olanlar, cehennemin bekçilerine: "Rabbinize yalvarın da hiç değilse bir gün, azabımızı hafifletsin" derler |
| 50 | قَالُٓوا اَوَلَمْ تَكُ تَأْت۪يكُمْ رُسُلُكُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ قَالُوا بَلٰىۜ قَالُوا فَادْعُواۚ وَمَا دُعٰٓؤُا الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ۟ | Kâlû eve lem teku te/tîkum rusulukum bilbeyyinât(i)kâlû belâ(c) kâlû fed’û(k) vemâ du’âu-lkâfirîne illâ fî dalâl(in) | Bekçiler: "Size, belgelerle peygamberleriniz gelmiş miydi?" derler. Onlar da: "Evet, gelmişti" derler. Bekçiler: "O halde kendiniz yalvarın" derler. İnkarcıların yalvarışı şüphesiz boşunadır |
| 51 | اِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْاَشْهَادُۙ | İnnâ lenensuru rusulenâ velleżîne âmenû fî-lhayâti-ddunyâ veyevme yekûmu-l-eşhâd | Doğrusu Biz, peygamberlerimize ve inananlara dünya hayatında ve şahidlerin şahidlik edecekleri günde yardım ederiz |
| 52 | يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِم۪ينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ | Yevme lâ yenfe’u-zzâlimîne ma’żiratuhumvelehumu-lla’netu velehum sû-u-ddâr | O gün zalimlere, özür beyan etmeleri fayda vermez. Lanet onlaradır. Yurdun kötüsü de onlaradır |
| 53 | وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْهُدٰى وَاَوْرَثْنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ الْكِتَابَۙ | Ve lekad âteynâ mûsâ-lhudâ ve evraśnâ benî isrâ-île-lkitâb | And olsun ki Biz Musa'ya doğruluk rehberi verdik. İsrailoğullarını da, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olan Kitap'a, Tevrat'a varis kıldık |
| 54 | هُدًى وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ | Huden ve żikrâ li-ulî-l-elbâb | And olsun ki Biz Musa'ya doğruluk rehberi verdik. İsrailoğullarını da, akıl sahipleri için bir öğüt ve doğruluk rehberi olan Kitap'a, Tevrat'a varis kıldık |
| 55 | فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ | Fasbir inne va’da(A)llâhi hakkun vestaġfir liżenbike vesebbih bihamdi rabbike bil’aşiyyi vel-ibkâr | Sabret, Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Suçunun bağışlanmasını dile; Rabbini akşam, sabah, överek tesbih et |
| 56 | اِنَّ الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْۙ اِنْ ف۪ي صُدُورِهِمْ اِلَّا كِبْرٌ مَا هُمْ بِبَالِغ۪يهِۚ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ | İnne-lleżîne yucâdilûne fî âyâti(A)llâhi biġayri sultânin etâhum(ﻻ) in fî sudûrihim illâ kibrun mâ hum bibâliġîh(i)(c) feste’iż bi(A)llâh(i)innehu huve-ssemî’u-lbasîr | Allah'ın ayetleri üzerinde kendilerine gelen bir delil olmadan tartışanların gönüllerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenme vardır. Sen Allah'a sığın. O şüphesiz işitendir, görendir |
| 57 | لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ | Leḣalku-ssemâvâti vel-ardi ekberu min ḣalki-nnâsi velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn | Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler |
| 58 | وَمَا يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَلَا الْمُس۪ٓيءُۜ قَل۪يلًا مَا تَتَذَكَّرُونَ | Vemâ yestevî-l-a’mâ velbasîru velleżîne âmenû ve ’amilû-ssâlihâti velâ-lmusî-/(u)(c) kalîlen mâ teteżekkerûn | Körle gören, inanıp yararlı iş işleyenlerle kötülük yapan bir değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz |
| 59 | اِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ | İnne-ssâ’ate leâtiyetun lâ raybe fîhâ velâkinne ekśera-nnâsi lâ yu/minûn | Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Bunda şüphe yoktur, fakat, insanların çoğu inanmıyor |
| 60 | وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَت۪ي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِر۪ينَ۟ | Vekâle rabbukumu-d’ûnî estecib lekum(c) inne-lleżîne yestekbirûne ‘an ‘ibâdetî seyedḣulûne cehenneme dâḣirîn | Rabbiniz: "Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir" buyurmuştur |
| 61 | اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا ف۪يهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ | (A)llâhu-lleżî ce’ale lekumu-lleyle liteskunû fîhi ve-nnehâra mubsirâ(an)(c) inna(A)llâhe leżû fadlin ‘alâ-nnâsi velâkinne ekśera-nnâsi lâ yeşkurûn | Size, geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü aydınlık olarak yaratan Allah'tır. Doğrusu Allah insanlara karşı lütufkardır, ama insanların çoğu şükretmezler |
| 62 | ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍۢ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۘ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ | Żâlikumu(A)llâhu rabbukum ḣâliku kulli şey-in lâ ilâhe illâ hu(ve)fe-ennâ tu/fekûn | İşte herşeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah budur. O'ndan başka tanrı yoktur. Nasıl aldatılıp döndürülürsünüz |
| 63 | كَذٰلِكَ يُؤْفَكُ الَّذ۪ينَ كَانُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ | Keżâlike yu/feku-lleżîne kânû bi-âyâti(A)llâhi yechadûn | Allah'ın ayetlerini bile bile inkar edenler böylece döndürülüyorlardı |
| 64 | اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ | (A)llâhu-lleżî ce’ale lekumu-l-arda karâran ve-ssemâe binâen ve savverakum fe-ahsene suverakum ve razekakum mine-ttayyibât(i)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukumfetebâraka(A)llâhu rabbu-l’âlemîn | Sizin için yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de, şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir |
| 65 | هُوَ الْحَيُّ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ | Huve-lhayyu lâ ilâhe illâ huve fed’ûhu muḣlisîne lehu-ddîn(e)(k) elhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn | O diridir, O'ndan başka tanrı yoktur. Dini yalnız O'na has kılarak O'na yalvarın. Övgü, Alemlerin Rabbi Allah içindir |
| 66 | قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَمَّا جَٓاءَنِيَ الْبَيِّنَاتُ مِنْ رَبّ۪ي وَاُمِرْتُ اَنْ اُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ | Kul innî nuhîtu en a’bude-lleżîne ted’ûne min dûni(A)llâhi lemmâ câeniye-lbeyyinâtu min rabbî ve umirtu en uslime lirabbi-l’âlemîn | De ki: "Sizin, Allah'ı bırakıp da kulluk ettiklerinize kulluk etmek bana yasak kılınmıştır. Zira bana Rabbimden belgeler gelmiştir. Ben, kendimi Alemlerin Rabbine vermekle emrolundum |
| 67 | هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ يُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْ ثُمَّ لِتَكُونُوا شُيُوخًاۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى مِنْ قَبْلُ وَلِتَبْلُغُٓوا اَجَلًا مُسَمًّى وَلَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ | Huve-lleżî ḣalekakum min turâbin śümme min nutfetin śümme min ‘alekatin śümme yuḣricukum tiflen śümme litebluġû eşuddekum śümme litekûnû şuyûḣâ(an)(c) ve minkum men yuteveffâ min kabl(u)ve litebluġû ecelen musemmen ve le’allekum ta’kilûn | Sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra kan pıhtısından yaratan; sonra erginlik çağına ulaşmanız, sonra da yaşlanmanız için sizi bebek olarak dünyaya çıkaran O'dur. Kiminiz daha önce öldürülür, kiminiz de, belirtilmiş bir süreye ulaşırsınız. Belki artık düşünürsünüz |
| 68 | هُوَ الَّذ۪ي يُحْي۪ وَيُم۪يتُۚ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟ | Huve-lleżî yuhyî veyumît(u)fe-iżâ kadâ emran fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn | Dirilten, öldüren O'dur. Bir şeye karar verirse "Ol" der, o da oluverir |
| 69 | اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يُجَادِلُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِ اللّٰهِۜ اَنّٰى يُصْرَفُونَۚۛ | Elem tera ilâ-lleżîne yucâdilûne fî âyâti(A)llâhi ennâ yusrafûn | Allah'ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar |
| 70 | اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَٓا اَرْسَلْنَا بِه۪ رُسُلَنَا۠ۛ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَۙ | Elleżîne keżżebû bilkitâbi vebimâ erselnâ bihi rusulenâfesevfe ya’lemûn | Kitap'ı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir |
| 71 | اِذِ الْاَغْلَالُ ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ وَالسَّلَاسِلُۜ يُسْحَبُونَۙ | İżi-l-aġlâlu fî a’nâkihim ve-sselâsilu yushabûn | Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar |
| 72 | فِي الْحَم۪يمِ ثُمَّ فِي النَّارِ يُسْجَرُونَۚ | Fî-lhamîmi śümme fî-nnâri yuscerûn | Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar |
| 73 | ثُمَّ ق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تُشْرِكُونَۙ | Śumme kîle lehum eyne mâ kuntum tuşrikûn | Sonra onlara: "Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?" denir. "Bizden uzaklaştılar; hayır, biz zaten önceleri hiçbir şeye kulluk etmiyorduk" derler. İşte Allah inkarcıları böyle saptırır |
| 74 | مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا بَلْ لَمْ نَكُنْ نَدْعُوا مِنْ قَبْلُ شَيْـًٔاۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ الْكَافِر۪ينَ | Min dûni(A)llâh(i)kâlû dallû ‘annâ bel lem nekun ned’û min kablu şey-â(en)(c) keżâlike yudillu(A)llâhu-lkâfirîn | Sonra onlara: "Allah'ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?" denir. "Bizden uzaklaştılar; hayır, biz zaten önceleri hiçbir şeye kulluk etmiyorduk" derler. İşte Allah inkarcıları böyle saptırır |
| 75 | ذٰلِكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَفْرَحُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَمْرَحُونَۚ | Żâlikum bimâ kuntum tefrahûne fî-l-ardi biġayri-lhakki vebimâ kuntum temrahûn | Onlara: "İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Temelli kalacağınız cehennem kapılarından girin" denir. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür |
| 76 | اُدْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ | Udḣulû ebvâbe cehenneme ḣâlidîne fîhâfebi/se meśvâ-lmutekebbirîn | Onlara: "İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Temelli kalacağınız cehennem kapılarından girin" denir. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür |
| 77 | فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّۚ فَاِمَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَاِلَيْنَا يُرْجَعُونَ | Fasbir inne va’da(A)llâhi hakk(un)(c) fe-immâ nuriyenneke ba’da-lleżî ne’iduhum ev neteveffeyenneke fe-ileynâ yurce’ûn | Sabret; şüphesiz Allah'ın verdiği söz gerçektir. Onlara söz verdiğimiz azabın bir kısmını sana gösteririz veya seni öldürürüz, nasıl olsa onların dönüşü Bizedir |
| 78 | وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ۟ | Ve lekad erselnâ rusulen min kablike minhum men kasasnâ ‘aleyke veminhum men lem naksus ‘aleyk(e)(k) vemâ kâne lirasûlin en ye/tiye bi-âyetin illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) fe-iżâ câe emru(A)llâhi kudiye bilhakki ve ḣasira hunâlike-lmubtilûn | And olsun ki, senden önce birçok peygamberler gönderdik; sana onların kimini anlattık, kimini anlatmadık; hiçbir peygamber, Allah'ın izni olmadan bir mucize getiremez. Allah'ın buyruğu gelince iş gerçekten biter. İşte o zaman, boşa uğraşanlar hüsranda kalırlar |
| 79 | اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۘ | (A)llâhu-lleżî ce’ale lekumu-l-en’âme literkebû minhâ ve minhâ te/kulûn | Binek olarak kullanmanız ve yemeniz için hayvanları sizin için yaratan Allah'tır |
| 80 | وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً ف۪ي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَۜ | Ve lekum fîhâ menâfi’u ve litebluġû ‘aleyhâ hâceten fî sudûrikum ve ’aleyhâ ve ’alâ-lfulki tuhmelûn | Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır; gönüllerinizdeki arzulara, onlara binerek ulaşırsınız. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız |
| 81 | وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ۗ فَاَيَّ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُنْكِرُونَ | Ve yurîkum âyâtihi fe-eyye âyâti(A)llâhi tunkirûn | Allah size delillerini gösteriyor. Allah'ın delillerinden hangisini inkar edersiniz |
| 82 | اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْهُمْ وَاَشَدَّ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ | Efelem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lleżîne min kablihim(c) kânû ekśera minhum ve eşedde kuvveten ve âśâran fî-l-ardi femâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yeksibûn | Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden daha çok, daha kuvvetli, yeryüzünde bıraktıkları eserler daha sağlam olan öncekilerin sonuçlarının nasıl olduğunu görmezler mi? Kazandıkları onlara bir fayda vermemiştir |
| 83 | فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِنْدَهُمْ مِنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ | Felemmâ câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti ferihû bimâ ‘indehum mine-l’ilmi ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn | Peygamberleri onlara belgelerle gelince, kendilerinde olan bilgiden gururlandılar da, alaya aldıkları şey kendilerini sarıverdi |
| 84 | فَلَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَا قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِه۪ مُشْرِك۪ينَ | Felemmâ raev be/senâ kâlû âmennâ bi(A)llâhi vahdehu ve kefernâ bimâ kunnâ bihi muşrikîn | Şiddetli azabımızı gördüklerinde: "Yalnız Allah'a inandık; O'na koştuğumuz eşleri inkar ettik" dediler |
| 85 | فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ ا۪يمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَاۜ سُنَّتَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ ف۪ي عِبَادِه۪ۚ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ | Felem yeku yenfe’uhum îmânuhum lemmâ raev be/senâsunneta(A)llâhi-lletî kad ḣalet fî ‘ibâdih(i)ve ḣasira hunâlike-lkâfirûn | Ama, Bizim şiddetli azabımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi. Bu, Allah'ın kulları hakkında, öteden beri yürürlükte olan yasasıdır. İşte inkarcılar o zaman hüsranda kaldılar |
Mümin Suresi’nin Fazileti
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: 'Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır.' (Tirmizi)
Sık Sorulan Sorular
Mümin Suresi kaç ayettir?
85 ayettir.
Mümin Suresi Mekki mi Medeni mi?
Mekki dönemde inmiştir.
Mümin Suresi kaçıncı cüzdedir?
24. cüzde yer almaktadır.
Mümin Suresi Hakkında
Mümin Suresi, Kur’an-ı Kerim’in 40. suresi olup Mekki döneminde nazil olmuştur. 85 ayetten oluşan bu mübarek sure, Kur’an’ın 24. cüzünde yer almaktadır. “Mümin Kişi” anlamına gelen surenin adı, içeriğindeki en belirgin konu ya da ilk ayetindeki önemli bir kavramdan gelmektedir.
Mümin Suresi, mekki dönemin ihtiyaçlarına ve o günkü Müslüman topluluğun sorularına cevap verecek biçimde şekillenmiştir. Ayetleri hem bireysel hem toplumsal boyutlarda derin anlamlar barındırmakta, inananları Allah’ı tanımaya, O’na kulluk etmeye ve doğru bir yaşam sürmeye davet etmektedir.
Müfessirler Mümin Suresi’nin Kur’an bütünlüğü içindeki konumuna ve kendinden önceki ile sonraki surelerle kurduğu anlam ilişkisine dikkat çekmiştir. Sure, özgün üslubu ve içerdiği evrensel mesajlarla her çağda Müslümanların başvurduğu temel kaynaklardan biri olmaya devam etmektedir.
Mümin Suresi’nin Mesajı ve Önemi
Mümin Suresi, günümüz insanına Allah’a olan bağlılığı, sorumluluğu ve ahiret bilincini hatırlatan güçlü mesajlar içermektedir. Surenin temel çağrısı; Allah’ı gereği gibi tanımak, O’nun nimetlerine şükretmek ve verilen ömrü anlamlı biçimde değerlendirmektir.
Modern dünyanın getirdiği anlam arayışı, ahlaki çözülme ve bireysel yalnızlık karşısında Mümin Suresi’nin mesajı şudur: Gerçek huzur ve anlam yalnızca Allah’a yönelmekte ve O’nun gösterdiği yolda yürümektedir. Surede yer alan uyarılar ve müjdeler, insanı hem korkutmak hem de umutlandırmak suretiyle dengeli ve bilinçli bir iman hayatına çağırır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır” buyurmuştur. Mümin Suresi’ni anlayarak ve düşünerek okumak bu evrensel faziletin yanı sıra surenin özel içeriğiyle de kişiye büyük manevi kazanım sağlar.
Mümin Suresi’nde Öne Çıkan Konular
Mümin Suresi’nde öne çıkan başlıca konuların başında Allah’ın birliği ve yüceliği gelmektedir. Sure, Yüce Allah’ın sonsuz kudretini, sınırsız ilmini ve her şeyi kuşatan rahmetini çeşitli ayetlerle dile getirir. Bu temel inanç, surenin diğer tüm mesajlarına zemin oluşturur.
İkinci önemli konu ahiret sorumluluğu ve insanın bu dünyadaki sınav görevidir. Mümin Suresi, insanı hayatın geçiciliği karşısında uyarırken kalıcı olanın ahiret yurdu olduğunu ve oradaki mutluluğun ancak dünyadaki doğru tercihlerle kazanılabileceğini vurgular. Surede yer alan kıssa veya örnekler bu mesajı somutlaştırarak kalıcı kılar.
Mümin Suresi Sık Sorulan Sorular
Mümin Suresi kaç ayettir?
Mümin Suresi 85 ayetten oluşmaktadır.
Mümin Suresi Mekki mi Medeni mi?
Mümin Suresi Mekki dönemde nazil olmuştur. Mekki sureleri genel olarak iman ve tevhid konularını ağırlıklı biçimde ele alır.
Mümin Suresi hangi cüzdedir?
Mümin Suresi Kur’an-ı Kerim’in 24. cüzünde yer almaktadır.
Mümin kelimesinin anlamı nedir?
Mümin kelimesi Arapçada ‘Mümin Kişi’ anlamına gelmektedir. Sure bu kavramı ya adında taşıyan önemli bir kıssayı ya da temel bir konuyu merkeze alır.
Mümin Suresi’nin fazileti nedir?
Kur’an’ın tüm ayetleri aynı ilahi kaynaktan geldiğinden her surenin okunması büyük sevap kazandırır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır’ buyurmuştur. Mümin Suresi de bu kapsamda değerli bir ibadet kaynağıdır.
İlgili Sureler
Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.