Sad Suresi okunuşu, Türkçe meali ve anlamıyla bu sayfada sunulmaktadır. Sad Suresi, Kur’an-ı Kerim’in 38. suresi olup toplam 88 ayetten oluşmaktadır. Mekki dönemde inen bu sure 23. cüzde yer alır, “Sad Harfi” anlamına gelmektedir.
Sad Suresi Okunuşu, Arapçası ve Türkçe Meali
Sad Suresi okunuşu aşağıda tüm ayetleriyle verilmiştir.

| Ayet | Arapça Yazılış | Türkçe Okunuş | Türkçe Meal |
|---|---|---|---|
| 1 | صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ | Sâd(c) velkur-âni żî-żżikr | Sad. Öğüt veren Kuran'a and olsun ki, inkar edenler gurur ve ayrılık içindedirler |
| 2 | بَلِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ | Beli-lleżîne keferû fî ‘izzetin veşikâk(in) | Sad. Öğüt veren Kuran'a and olsun ki, inkar edenler gurur ve ayrılık içindedirler |
| 3 | كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ | Kem ehleknâ min kablihim min karnin fenâdev velâte hîne menâs(in) | Onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Feryat ediyorlardı; oysa artık kurtulma zamanı değildi |
| 4 | وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ | Ve ’acibû en câehum munżirun minhumve kâle-lkâfirûne hâżâ sâhirun keżżâb(un) | Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkarcılar: "Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir" demişlerdi |
| 5 | اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ | Ece’ale-l-âlihete ilâhen vâhidâ(en)inne hâżâ leşey-un ‘ucâb(un) | Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşmışlardı. İnkarcılar: "Bu, pek yalancı bir sihirbazdır; tanrıları tek bir tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir" demişlerdi |
| 6 | وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ | Ventaleka-lmeleu minhum eni-mşû vasbirû ‘alâ âlihetikuminne hâżâ leşey-un yurâd | Onlardan ileri gelenler: "Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Başka dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uydurmadır. Kuran, aramızda ona mı indirilmeliydi?" dediler. Hayır, bunlar Kuran'ımızdan şüphededirler. Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır |
| 7 | مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ | Mâ semi’nâ bihâżâ fî-lmilleti-l-âḣirati in hâżâ illâ-ḣtilâk(un) | Onlardan ileri gelenler: "Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Başka dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uydurmadır. Kuran, aramızda ona mı indirilmeliydi?" dediler. Hayır, bunlar Kuran'ımızdan şüphededirler. Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır |
| 8 | ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ | E-unzile ‘aleyhi-żżikru min beyninâ(c) bel hum fî şekkin min żikrîbel lemmâ yeżûkû ‘ażâb | Onlardan ileri gelenler: "Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur. Başka dinde de bunu işitmedik; bu ancak bir uydurmadır. Kuran, aramızda ona mı indirilmeliydi?" dediler. Hayır, bunlar Kuran'ımızdan şüphededirler. Hayır, azabımızı henüz tatmamışlardır |
| 9 | اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ | Em ‘indehum ḣazâ-inu rahmeti rabbike-l’azîzi-lvehhâb | Yoksa, güçlü ve çok ihsan sahibi olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır |
| 10 | اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا۠ فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ | Em lehum mulku-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâfelyertekû fî-l-esbâb | Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyle ise sebeplere tevessül edip göğe yükselsinler |
| 11 | جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ | Cundun mâ hunâlike mehzûmun mine-l-ahzâb | Onlar burada takım takım bozguna uğramış perişan bir ordudur |
| 12 | كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْاَوْتَادِۙ | Keżżebet kablehum kavmu nûhin ve ’âdun ve fir’avnu żû-l-evtâd | Onlardan önce Nuh milleti, Ad, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır |
| 13 | وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ | Ve śemûdu ve kavmu lûtin ve ashâbu-l-eyke(ti)(c) ulâ-ike-l-ahzâb | Onlardan önce Nuh milleti, Ad, sarsılmaz bir saltanatın sahibi Firavun, Semud, Lut milleti, Eykeliler de peygamberleri yalanlamıştı. İşte bunlar da peygamberlerine karşı birleşen topluluklardır |
| 14 | اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟ | İn kullun illâ keżżebe-rrusule fehakka ‘ikâb | Hepsi peygamberleri yalanladı da azabımı hakettiler |
| 15 | وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ | Vemâ yenzuru hâulâ-i illâ sayhaten vâhideten mâ lehâ min fevâk(in) | Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan tek bir çığlık beklemektedirler |
| 16 | وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ | Ve kâlû rabbenâ ‘accil lenâ kittanâ kable yevmi-lhisâb | Onlar ise "Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver" derler |
| 17 | اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ | İsbir ‘alâ mâ yekûlûne veżkur ‘abdenâ dâvûde żâ-l-eyd(i)innehu evvâb(un) | Onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Davud'u an; o, daima Allah'a yönelirdi |
| 18 | اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ | İnnâ seḣḣarnâ-lcibâle me’ahu yusebbihne bil’aşiyyi vel-işrâk | Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi |
| 19 | وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَهُٓ اَوَّابٌ | Ve-ttayra mahşûra(ten)kullun lehu evvâb(un) | Doğrusu Biz, akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik. Her biri ona yönelmekteydi |
| 20 | وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ | Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhu-lhikmete vefasle-lḣitâb | Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiştik. Ona hikmet ve kesin hüküm selahiyeti vermiştik |
| 21 | وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُ۬ا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ | Vehel etâke nebeu-lḣasmi iż tesevverû-lmihrâb | Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de, o onlardan ürkmüştü. Şöyle demişlerdi: "Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar |
| 22 | اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ | İż deḣalû ‘alâ dâvûde fefezi’a minhumkâlû lâ teḣafḣasmâni beġâ ba’dunâ ‘alâ ba’din fahkum beynenâ bilhakki velâ tuştit vehdinâ ilâ sevâ-i-ssirât | Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de, o onlardan ürkmüştü. Şöyle demişlerdi: "Korkma, birbirinin hakkına tecavüz etmiş iki davacıyız; aramızda adaletle hükmet, ondan ayrılma, bizi doğru yola çıkar |
| 23 | اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ | İnne hâżâ eḣî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten veliye na’cetun vâhidetun fekâle ekfilnîhâ ve’azzenî fî-lḣitâb | Bu kardeşimin doksan dokuz dişi koyunu, benim de bir tek dişi koyunum vardır; O'nu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi |
| 24 | قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ ۩ | Kâle lekad zalemeke bisu-âli na’cetike ilâ ni’âcih(i)ve-inne keśîran mine-lḣuletâ-i leyebġî ba’duhum ‘alâ ba’din illâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti ve kalîlun mâ hum(k) ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festaġfera rabbehu ve ḣarra râki’an ve enâb | Davud: "And olsun ki, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. İnanıp yararlı iş işleyenler bunun dışındadır ki sayıları da ne kadar azdır!" demişti. Davud, Kendisini denediğimizi sanmıştı da, Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapanmış, tevbe etmiş, Allah'a yönelmişti |
| 25 | فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ | Feġafernâ lehu żâlik(e)ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb(in) | Böylece onu bağışlamıştık. Katımızda onun yakınlığı ve güzel bir geleceği vardır |
| 26 | يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟ | Yâ dâvûdu innâ ce’alnâke ḣalîfeten fî-l-ardi fahkum beyne-nnâsi bilhakki velâ tettebi’i-lhevâ feyudilleke ‘an sebîli(A)llâh(i)(c) inne-lleżîne yadillûne ‘an sebîli(A)llâhi lehum ‘ażâbun şedîdun bimâ nesû yevme-lhisâb | Ey Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, onlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır |
| 27 | وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًاۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ | Vemâ ḣaleknâ-ssemâe vel-arda vemâ beynehumâ bâtilâ(en)(c) żâlike zannu-lleżîne keferû feveylun lilleżîne keferû mine-nnâr | Göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bunun boşuna olduğu, inkar edenlerin sanısıdır. Vay ateşe uğrayacak inkarcıların haline |
| 28 | اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِي الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ | Em nec’alu-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti kelmufsidîne fî-l-ardi em nec’alu-lmuttekîne kelfuccâr | Yoksa, inanıp yararlı iş işleyenleri, yeryüzünde, bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa, Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkanlar gibi mi tutarız |
| 29 | كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ | Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun liyeddebberû âyâtihi veliyeteżekkera ulû-l-elbâb | Sana indirdiğimiz bu Kitap mübarektir; ayetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar |
| 30 | وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ | Ve vehebnâ lidâvûde suleymân(e)(c) ni’me-l’abd(u)innehu evvâb(un) | Davud'a Süleyman'ı bahşettik; o ne güzel bir kuldu! Doğrusu o daima Allah'a yönelirdi |
| 31 | اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ | İż ‘urida ‘aleyhi bil’aşiyyi-ssâfinâtu-lciyâd | Ona bir akşam üstü, çalımlı, cins koşu atları sunulmuştu |
| 32 | فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠ | Fekâle innî ahbebtu hubbe-lḣayri ‘an żikri rabbî hattâ tevârat bilhicâb | Süleyman: "Doğrusu ben bu iyi malları, Rabbimi anmayı sağladıkları için severim" demişti. Koşup, toz perdesi arkasında kayboldukları zaman: "onları bana getirin" dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlamıştı |
| 33 | رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ | Ruddûhâ ‘aley(ye)fetafika meshan bi-ssûki vel-a’nâk | Süleyman: "Doğrusu ben bu iyi malları, Rabbimi anmayı sağladıkları için severim" demişti. Koşup, toz perdesi arkasında kayboldukları zaman: "onları bana getirin" dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başlamıştı |
| 34 | وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ | Velekad fetennâ suleymâne ve elkaynâ ‘alâ kursiyyihi ceseden śümme enâb | And olsun ki Süleyman'ı denedik, hükümranlığını zayıf düşürdük; sonra eski haline döndü |
| 35 | قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ | Kâle rabbi-ġfir lî veheb lî mulken lâ yenbeġî li-ehadin min ba’dîinneke ente-lvehhâb | Süleyman: "Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver; Sen şüphesiz, daima bağışta bulunansın" dedi |
| 36 | فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ | Feseḣḣarnâ lehu-rrîha tecrî bi-emrihi ruḣâen hayśu esâb | Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik |
| 37 | وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ | Ve-şşeyâtîne kulle bennâ-in ve ġavvâs(in) | Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik |
| 38 | وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ | Ve âḣarîne mukarranîne fî-l-asfâd | Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun buyruğu ile kolayca giden rüzgarı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik |
| 39 | هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ | Hâżâ ‘atâunâ femnun ev emsik biġayri hisâb(in) | İşte Bizim bağışımız budur; ister ver, ister tut, hesapsızdır." dedik |
| 40 | وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟ | Ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb(in) | Doğrusu onun katımızda yakınlığı ve güzel bir istikbali vardır |
| 41 | وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ | Veżkur ‘abdenâ eyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-şşeytânu binusbin ve ’ażâb(in) | Kulumuz Eyyub'u da an; Rabbine: "Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi" diye seslenmişti |
| 42 | اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ | Urkud biriclik(e)hâżâ muġteselun bâridun ve şerâb(un) | Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su" dedik |
| 43 | وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ | Ve vehebnâ lehu ehlehu ve miślehum me’ahum rahmeten minnâ ve żikrâ li-ulî-l-elbâb | Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar ailesini ve geçmiş olanlarla bir mislini daha vermiştik |
| 44 | وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِه۪ وَلَا تَحْنَثْۜ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًاۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ | Veḣuż biyedike diġśen fadrib bihi velâ tahneś(k) innâ vecednâhu sâbirâ(an)(c) ni’me-l’abd(u)innehu evvâb(un) | Ey Eyyub! Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma" demiştik. Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk. Ne iyi kuldu, daima Allah'a yönelirdi |
| 45 | وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ | Veżkur ‘ibâdenâ ibrâhîme ve-ishâka ve ya’kûbe ulî-l-eydî vel-ebsâr | Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an |
| 46 | اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ | İnnâ aḣlasnâhum biḣâlisatin żikrâ-ddâr | Biz onları ahiret yurdunu düşünen, içten bağlı kimseler kıldık |
| 47 | وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ | Ve-innehum ‘indenâ lemine-lmustafeyne-l-aḣyâr | Doğrusu onlar katımızda seçkin, iyi kimselerdendirler |
| 48 | وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ | Veżkur ismâ’île ve-lyese’a ve żâ-lkifl(i)vekullun mine-l-aḣyâr | İsmail'i, Elyesa'ı, Zülkifl'i de an. Hepsi iyilerdendir |
| 49 | هٰذَا ذِكْرٌۜ وَاِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍۙ | Hâżâ żikr(un)(c) ve-inne lilmuttekîne lehusne meâb(in) | İşte bu güzel bir anmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır |
| 50 | جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُۚ | Cennâti ‘adnin mufettehaten lehumu-l-ebvâb | Kapıları onlara açılmış Adn cennetleri vardır |
| 51 | مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا يَدْعُونَ ف۪يهَا بِفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ وَشَرَابٍ | Mutteki-îne fîhâ yed’ûne fîhâ bifâkihetin keśîratin ve şerâb(in) | Orada tahtlara yaslanmış olarak türlü meyveler ve içecekler isterler |
| 52 | وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ | Ve ’indehum kâsirâtu-ttarfi etrâb(un) | Yanlarında, gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzeller vardır |
| 53 | هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ | Hâżâ mâ tû’adûne liyevmi-lhisâb | İşte bu hesap günü için, size söz verilenlerdir |
| 54 | اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍۚ | İnne hâżâ lerizkunâ mâ lehu min nefâd(in) | Doğrusu, verdiğimiz bu rızıklar tükenecek değildir |
| 55 | هٰذَاۜ وَاِنَّ لِلطَّاغ۪ينَ لَشَرَّ مَاٰبٍۙ | Hâżâ(c) ve-inne littâġîne leşerra meâb(in) | Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır |
| 56 | جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ | Cehenneme yaslevnehâ febi/se-lmihâd | Cehenneme girerler; ne kötü bir konaktır |
| 57 | هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَم۪يمٌ وَغَسَّاقٌۙ | Hâżâ felyeżûkûhu hamîmun ve ġassâk(un) | İşte bu kaynar su ve irindir, artık onu tatsınlar |
| 58 | وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِه۪ٓ اَزْوَاجٌۜ | Ve âḣaru min şeklihi ezvâc(un) | Bunlara benzer daha başkaları da vardır |
| 59 | هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْۚ لَا مَرْحَبًا بِهِمْۜ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ | Hâżâ fevcun muktehimun me’akumlâ merhaben bihim(c) innehum sâlû-nnâr | (İnkarcıların ileri gelenlerine denir ki;) "İşte şunlar sizinle beraber girecek olanlardır." (Derler ki;) "Onlar rahat yüzü görmesin. Behemehal ateşe gireceklerdir |
| 60 | قَالُوا بَلْ اَنْتُمْ۠ لَا مَرْحَبًا بِكُمْۜ اَنْتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَاۚ فَبِئْسَ الْقَرَارُ | Kâlû bel entum lâ merhaben bikumentum kaddemtumûhu lenâfebi/se-lkarâr | (Onlara uyanlar;) "Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin; bunu başımıza getiren sizsiniz; ne kötü bir duraktır!" derler |
| 61 | قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ | Kâlû rabbenâ men kaddeme lenâ hâżâ fezidhu ‘ażâben di’fen fî-nnâr | Rabbimiz! Bunu kim başımıza getirdiyse, ateşte onun azabını kat kat artır" derler |
| 62 | وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرٰى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُمْ مِنَ الْاَشْرَارِۜ | Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ ne’udduhum mine-l-eşrâr | Şöyle derler: "Kendilerini dünyada iken kötü saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz |
| 63 | اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ | Etteḣażnâhum siḣriyyen em zâġat ‘anhumu-l-ebsâr | Onları alaya alırdık; yoksa şimdi gözlere görünmezler mi |
| 64 | اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ۟ | İnne żâlike lehakkun teḣâsumu ehli-nnâr | İşte cehennemliklerin bu şekilde tartışması gerçektir |
| 65 | قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌۗ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۚ | Kul innemâ enâ munżir(un)vemâ min ilâhin illa(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr | De ki: "Ben sadece bir uyarıcıyım. Gücü her şeye yeten tek Allah'tan başka tanrı yoktur |
| 66 | رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَز۪يزُ الْغَفَّارُ | Rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâ-l’azîzu-lġaffâr | Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır |
| 67 | قُلْ هُوَ نَبَؤٌ۬ا عَظ۪يمٌۙ | Kul huve nebeun ‘azîm(un) | De ki: "Bu Kuran büyük bir haberdir, ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz |
| 68 | اَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ | Entum ‘anhu mu’ridûn | De ki: "Bu Kuran büyük bir haberdir, ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz |
| 69 | مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَاِ الْاَعْلٰٓى اِذْ يَخْتَصِمُونَ | Mâ kâne liye min ‘ilmin bilmele-i-l-a’lâ iż yaḣtasimûn | Onlar tartışırlarken Melei Ala'daki bu olanlar hakkında bir bilgim yoktu |
| 70 | اِنْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ | İn yûhâ ileyye illâ ennemâ enâ neżîrun mubîn(un) | Bana sadece vahyolunuyor; doğrusu ben ancak apaçık bir uyarıcıyım |
| 71 | اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ ط۪ينٍ | İż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî ḣâlikun beşeran min tîn(in) | Rabbin meleklere şöyle demişti: "Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın |
| 72 | فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ | Fe-iżâ sevveytuhu venefaḣtu fîhi min rûhî feka’û lehu sâcidîn | Rabbin meleklere şöyle demişti: "Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın |
| 73 | فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَۙ | Fesecede-lmelâ-iketu kulluhum ecme’ûn | Bütün melekler secde etmişlerdi, fakat İblis; o, büyüklük taslamış ve inkarcılardan olmuştu |
| 74 | اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اِسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ | İllâ iblîse-stekbera vekâne mine-lkâfirîn | Bütün melekler secde etmişlerdi, fakat İblis; o, büyüklük taslamış ve inkarcılardan olmuştu |
| 75 | قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّۜ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَال۪ينَ | Kâle yâ iblîsu mâ mene’ake en tescude limâ ḣalektu biyedey(ye)estekberte em kunte mine-l’âlîn | Allah: "Ey İblis, ellerimle (kudretimle) yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?" dedi |
| 76 | قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۜ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ | Kâle enâ ḣayrun minh(u)ḣalektenî min nârin ve ḣalektehu min tîn(in) | İblis: "Ben ondan daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın" dedi |
| 77 | قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَج۪يمٌۚ | Kâle faḣruc minhâ fe-inneke racîm(un) | Allah: "Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Din (kıyamet/ceza) gününe kadar lanetim senin üzerinedir" dedi |
| 78 | وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَت۪ٓي اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ | Ve-inne ‘aleyke la’netî ilâ yevmi-ddîn | Allah: "Defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Din (kıyamet/ceza) gününe kadar lanetim senin üzerinedir" dedi |
| 79 | قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ | Kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yub’aśûn | Rabbim! Dirilecekleri güne kadar beni (canımı almayı) ertele" dedi |
| 80 | قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَر۪ينَۙ | Kâle fe-inneke mine-lmunzarîn | Allah: "Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın" dedi |
| 81 | اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ | İlâ yevmi-lvakti-lma’lûm | Allah: "Sen bilinen güne kadar erteye bırakılanlardansın" dedi |
| 82 | قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ | Kâle febi’izzetike leuġviyennehum ecma’în | İblis: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım" dedi |
| 83 | اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَص۪ينَ | İllâ ‘ibâdeke minhumu-lmuḣlasîn | İblis: "Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım" dedi |
| 84 | قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ | Kâle felhakku velhakka ekûl | Allah: "Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım" dedi |
| 85 | لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ | Leemleenne cehenneme minke vemimmen tebi’ake minhum ecma’în | Allah: "Doğrudur; işte Ben hakikati söylüyorum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım" dedi |
| 86 | قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ | Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin vemâ enâ mine-lmutekellifîn | De ki: "Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Kendiliğimden bir şey iddia eden kimselerden de değilim |
| 87 | اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ | İn huve illâ żikrun lil’âlemîn | Bu Kuran, ancak dünyalar için bir öğüttür |
| 88 | وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ ح۪ينٍ | Veleta’lemunne nebeehu ba’de hîn(in) | Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra öğreneceksiniz |
Sad Suresi’nin Fazileti
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: 'Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır.' (Tirmizi)
Sık Sorulan Sorular
Sad Suresi kaç ayettir?
88 ayettir.
Sad Suresi Mekki mi Medeni mi?
Mekki dönemde inmiştir.
Sad Suresi kaçıncı cüzdedir?
23. cüzde yer almaktadır.
Sad Suresi Hakkında
Sad Suresi, Kur’an-ı Kerim’in 38. suresi olup Mekki döneminde nazil olmuştur. 88 ayetten oluşan bu mübarek sure, Kur’an’ın 23. cüzünde yer almaktadır. “Sad Harfi” anlamına gelen surenin adı, içeriğindeki en belirgin konu ya da ilk ayetindeki önemli bir kavramdan gelmektedir.
Sad Suresi, mekki dönemin ihtiyaçlarına ve o günkü Müslüman topluluğun sorularına cevap verecek biçimde şekillenmiştir. Ayetleri hem bireysel hem toplumsal boyutlarda derin anlamlar barındırmakta, inananları Allah’ı tanımaya, O’na kulluk etmeye ve doğru bir yaşam sürmeye davet etmektedir.
Müfessirler Sad Suresi’nin Kur’an bütünlüğü içindeki konumuna ve kendinden önceki ile sonraki surelerle kurduğu anlam ilişkisine dikkat çekmiştir. Sure, özgün üslubu ve içerdiği evrensel mesajlarla her çağda Müslümanların başvurduğu temel kaynaklardan biri olmaya devam etmektedir.
Sad Suresi’nin Mesajı ve Önemi
Sad Suresi, günümüz insanına Allah’a olan bağlılığı, sorumluluğu ve ahiret bilincini hatırlatan güçlü mesajlar içermektedir. Surenin temel çağrısı; Allah’ı gereği gibi tanımak, O’nun nimetlerine şükretmek ve verilen ömrü anlamlı biçimde değerlendirmektir.
Modern dünyanın getirdiği anlam arayışı, ahlaki çözülme ve bireysel yalnızlık karşısında Sad Suresi’nin mesajı şudur: Gerçek huzur ve anlam yalnızca Allah’a yönelmekte ve O’nun gösterdiği yolda yürümektedir. Surede yer alan uyarılar ve müjdeler, insanı hem korkutmak hem de umutlandırmak suretiyle dengeli ve bilinçli bir iman hayatına çağırır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır” buyurmuştur. Sad Suresi’ni anlayarak ve düşünerek okumak bu evrensel faziletin yanı sıra surenin özel içeriğiyle de kişiye büyük manevi kazanım sağlar.
Sad Suresi’nde Öne Çıkan Konular
Sad Suresi’nde öne çıkan başlıca konuların başında Allah’ın birliği ve yüceliği gelmektedir. Sure, Yüce Allah’ın sonsuz kudretini, sınırsız ilmini ve her şeyi kuşatan rahmetini çeşitli ayetlerle dile getirir. Bu temel inanç, surenin diğer tüm mesajlarına zemin oluşturur.
İkinci önemli konu ahiret sorumluluğu ve insanın bu dünyadaki sınav görevidir. Sad Suresi, insanı hayatın geçiciliği karşısında uyarırken kalıcı olanın ahiret yurdu olduğunu ve oradaki mutluluğun ancak dünyadaki doğru tercihlerle kazanılabileceğini vurgular. Surede yer alan kıssa veya örnekler bu mesajı somutlaştırarak kalıcı kılar.
Sad Suresi Sık Sorulan Sorular
Sad Suresi kaç ayettir?
Sad Suresi 88 ayetten oluşmaktadır.
Sad Suresi Mekki mi Medeni mi?
Sad Suresi Mekki dönemde nazil olmuştur. Mekki sureleri genel olarak iman ve tevhid konularını ağırlıklı biçimde ele alır.
Sad Suresi hangi cüzdedir?
Sad Suresi Kur’an-ı Kerim’in 23. cüzünde yer almaktadır.
Sad kelimesinin anlamı nedir?
Sad kelimesi Arapçada ‘Sad Harfi’ anlamına gelmektedir. Sure bu kavramı ya adında taşıyan önemli bir kıssayı ya da temel bir konuyu merkeze alır.
Sad Suresi’nin fazileti nedir?
Kur’an’ın tüm ayetleri aynı ilahi kaynaktan geldiğinden her surenin okunması büyük sevap kazandırır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır’ buyurmuştur. Sad Suresi de bu kapsamda değerli bir ibadet kaynağıdır.
İlgili Sureler
Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.