Şuara Suresi okunuşu, Türkçe meali ve anlamıyla bu sayfada sunulmaktadır. Şuara Suresi, Kur’an-ı Kerim’in 26. suresi olup toplam 227 ayetten oluşmaktadır. Mekki dönemde inen bu sure 19. cüzde yer alır, “Şairler” anlamına gelmektedir.
Şuara Suresi Okunuşu, Arapçası ve Türkçe Meali
Şuara Suresi okunuşu aşağıda tüm ayetleriyle verilmiştir.

| Ayet | Arapça Yazılış | Türkçe Okunuş | Türkçe Meal |
|---|---|---|---|
| 1 | طٰسٓمٓۜ | Tâ-Sîn-Mîm | Ta, Sin, Mim |
| 2 | تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ | Tilke âyâtu-lkitâbi-lmubîn | Bunlar apaçık Kitap'ın ayetleridir |
| 3 | لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ | Le’alleke bâḣi’un nefseke ellâ yekûnû mu/minîn | İnanmıyorlar diye nerdeyse kendini mahvedeceksin |
| 4 | اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ | İn neşe/ nunezzil ‘aleyhim mine-ssemâ-i âyeten fezallet e’nâkuhum lehâ ḣâdi’în | Biz dilesek onlara gökten bir mucize indiririz de ona boyun eğip kalırlar |
| 5 | وَمَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ | Vemâ ye/tîhim min żikrin mine-rrahmâni muhdeśin illâ kânû ‘anhu mu’ridîn | Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler |
| 6 | فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ | Fekad keżżebû feseye/tîhim enbâu mâ kânû bihi yestehzi-ûn | Evet, yalanladılar; alay edip durdukları şeylerin haberleri kendilerine ulaşacaktır |
| 7 | اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ | Eve lem yerav ilâ-l-ardi kem enbetnâ fîhâ min kulli zevcin kerîm(in) | Yeryüzüne bakmazlar mı? Orada, bitkilerden nice güzel çiftler yetiştirmişizdir |
| 8 | اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ | İnne fî żâlike leâye(ten)vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn | Şüphesiz bunlarda Allah'ın kudretine işaret vardır, ama çoğu inanmazlar |
| 9 | وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ | Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm | Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir |
| 10 | وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ | Ve-iż nâdâ rabbuke mûsâ eni-/ti-lkavme-zzâlimîn | Rabbin Musa'ya: "Haksızlık eden millete, Firavun'un milletine git" diye nida etmişti. "Haksızlıktan sakınmazlar mı |
| 11 | قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ | Kavme fir’avn(e)(c) elâ yettekûn | Rabbin Musa'ya: "Haksızlık eden millete, Firavun'un milletine git" diye nida etmişti. "Haksızlıktan sakınmazlar mı |
| 12 | قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ | Kâle rabbi innî eḣâfu en yukeżżibûn | Musa: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti |
| 13 | وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ | Veyadîku sadrî velâ yentaliku lisânî feersil ilâ hârûn | Musa: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti |
| 14 | وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ | Velehum ‘aleyye żenbun feeḣâfu en yaktulûn | Musa: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti |
| 15 | قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ | Kâle kellâfeżhebâ bi-âyâtinâinnâ me’akum mustemi’ûn | Allah: "Hayır; ikiniz mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu Biz sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz alemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti |
| 16 | فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ | Fe/tiyâ fir’avne fekûlâ innâ rasûlu rabbi-l’âlemîn | Allah: "Hayır; ikiniz mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu Biz sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz alemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti |
| 17 | اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ | En ersil me’anâ benî isrâ-îl | Allah: "Hayır; ikiniz mucizelerimizle gidiniz. Doğrusu Biz sizinle beraber dinlemekteyiz. Firavun'a varınız: "Biz şüphesiz alemlerin Rabbinin elçisiyiz; İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, deyiniz" demişti |
| 18 | قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يدًا وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ | Kâle elem nurabbike fînâ velîden velebiśte fînâ min ‘umurike sinîn | Firavun Musa'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankörün birisin" dedi |
| 19 | وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ | Vefe’alte fa’leteke-lletî fe’alte veente mine-lkâfirîn | Firavun Musa'ya: "Biz seni çocukken yanımıza alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi? Sonunda yapacağını da yaptın. Sen nankörün birisin" dedi |
| 20 | قَالَ فَعَلْتُهَٓا اِذًا وَاَنَا۬ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۜ | Kâle fe’altuhâ iżen ve enâ mine-ddâllîn | Musa: "O işi kasden yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabbim bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğullarını kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi |
| 21 | فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ ل۪ي رَبّ۪ي حُكْمًا وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ | Feferartu minkum lemmâ ḣiftukum fevehebe lî rabbî hukmen vece’alenî mine-lmurselîn | Musa: "O işi kasden yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabbim bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğullarını kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi |
| 22 | وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ | Vetilke ni’metun temunnuhâ ‘aleyye en ‘abbedte benî isrâ-îl | Musa: "O işi kasden yaptımsa sapıklardan biri sayılırım. Bu yüzden sizden korkunca aranızdan kaçtım. Sonra, Rabbim bana hikmet verip, beni peygamber yaptı. Başıma kaktığın bu nimet, İsrailoğullarını kendine köle ettiğinden ötürüdür" dedi |
| 23 | قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ | Kâle fir’avnu vemâ rabbu-l’âlemîn | Firavun: "Alemlerin Rabbi de nedir?" dedi |
| 24 | قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ | Kâle rabbu-ssemâvâti vel-ardi vemâ beynehumâin kuntum mûkinîn | Musa: "Kesin olarak inanacaksanız, bilin ki O göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir" dedi |
| 25 | قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ | Kâle limen havlehu elâ testemi’ûn | Yanında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi |
| 26 | قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ | Kâle rabbukum verabbu âbâ-ikumu-l-evvelîn | O sizin de Rabbiniz, önce geçmiş atalarınızın da Rabbidir" dedi |
| 27 | قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذ۪ٓي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ | Kâle inne rasûlekumu-lleżî ursile ileykum lemecnûn(un) | Firavun, çevresindekilere: "Size gönderilen peygamberiniz şüphesiz delidir" dedi |
| 28 | قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ | Kâle rabbu-lmeşriki velmaġribi vemâ beynehumâin kuntum ta’kilûn | Musa: "Eğer akledebilen kimselerseniz bilin ki O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir" dedi |
| 29 | قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْر۪ي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُون۪ينَ | Kâle le-ini-tteḣażte ilâhen ġayrî leec’alenneke mine-lmescûnîn | Firavun: "Benden başkasını tanrı edinirsen, and olsun ki seni zindanlık ederim" dedi |
| 30 | قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُب۪ينٍ | Kâle eve lev ci/tuke bişey-in mubîn(in) | Musa: "Sana apaçık bir şey getirmiş isem de mi?" dedi |
| 31 | قَالَ فَأْتِ بِه۪ٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ | Kâle fe/ti bihi in kunte mine-ssâdikîn | Firavun: "Doğru sözlülerden isen haydi getir" dedi |
| 32 | فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ | Feelkâ ‘asâhu fe-iżâ hiye śu’bânun mubîn(un) | Bunun üzerine Musa değneğini attı, besbelli bir yılan oluverdi |
| 33 | وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟ | Veneze’a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn | Elini çıkardı, bakanlara bembeyaz göründü |
| 34 | قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ | Kâle lilmele-i havlehu inne hâżâ lesâhirun ‘alîm(un) | Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz; sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?" dedi |
| 35 | يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِه۪ۗ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ | Yurîdu en yuḣricekum min ardikum bisihrihi femâżâ te/murûn | Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Doğrusu bu bilgin bir sihirbaz; sizi sihirle yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?" dedi |
| 36 | قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ | Kâlû ercih veeḣâhu veb’aś fî-lmedâ-ini hâşirîn | Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbazları getirecek toplayıcılar gönder" dediler |
| 37 | يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَل۪يمٍ | Ye/tûke bikulli sehhârin ‘alîm(in) | Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere, sana bütün bilgin sihirbazları getirecek toplayıcılar gönder" dediler |
| 38 | فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِم۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ | Fecumi’a-sseharatu limîkâti yevmin ma’lûm(in) | Sihirbazlar, belirli bir günün bildirilen vaktinde toplandılar |
| 39 | وَق۪يلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ | Vekîle linnâsi hel entum muctemi’ûn | İnsanlara: "Siz de toplanır mısınız?" denildi |
| 40 | لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَ | Le’allenâ nettebi’u-sseharate in kânû humu-lġâlibîn | Sihirbazlar üstün gelirlerse biz de onlara uyarız" dediler |
| 41 | فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ | Felemmâ câe-sseharatu kâlû lifir’avne e-inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn | Sihirbazlar geldiklerinde, Firavun'a; "Biz üstün gelirsek, şüphesiz bize bir ücret vardır değil mi?" dediler |
| 42 | قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ | Kâle ne’am ve-innekum iżen lemine-lmukarrabîn | Firavun: "Evet; o takdirde siz gözde kimselerden olacaksınız" dedi |
| 43 | قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ | Kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn | Musa onlara: "Ne atacaksanız atın" dedi |
| 44 | فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ | Feelkav hibâlehum ve’isiyyehum ve kâlû bi’izzeti fir’avne innâ lenahnu-lġâlibûn | Onlar da iplerini ve değneklerini attılar ve: "Firavun hakkı için, şüphesiz, biz üstün geleceğiz" dediler |
| 45 | فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ | Feelkâ mûsâ ‘asâhu fe-iżâ hiye telkafu mâ ye/fikûn | Bunun üzerine Musa değneğini attı; onların uydurduklarını yutmağa başlayıverdi |
| 46 | فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۙ | Feulkiye-sseharatu sâcidîn | Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: "Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler |
| 47 | قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ | Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn | Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: "Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler |
| 48 | رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ | Rabbi mûsâ vehârûn | Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: "Alemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler |
| 49 | قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۜ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ | Kâle âmentum lehu kable en âżene lekuminnehu lekebîrukumu-lleżî ‘allemekumu-ssihra felesevfe ta’lemûn(e)(c) leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin veleusallibennekum ecma’în | Firavun: "Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi bileceksiniz; ellerinizi ayaklarınızı, and olsun, çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım" dedi |
| 50 | قَالُوا لَا ضَيْرَۘ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ | Kâlû lâdayr(a)innâ ilâ rabbinâ munkalibûn | İman eden sihirbazlar: "Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize doneceğiz; inananların ilki olmamızdan ötürü, Rabbimizin kusurlarımızı bize bağışlayacağını umarız" dediler |
| 51 | اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ۟ | İnnâ natme’u en yaġfira lenâ rabbunâ ḣatâyânâ en kunnâ evvele-lmu/minîn | İman eden sihirbazlar: "Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize doneceğiz; inananların ilki olmamızdan ötürü, Rabbimizin kusurlarımızı bize bağışlayacağını umarız" dediler |
| 52 | وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ٓي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ | Ve evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi’ibâdî innekum muttebe’ûn | Biz Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar; şüphesiz takip edileceksiniz" diye vahyettik |
| 53 | فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۚ | Feersele fir’avnu fî-lmedâ-ini hâşirîn | Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi |
| 54 | اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ | İnne hâulâ-i leşirżimetun kalîlûn | Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi |
| 55 | وَاِنَّهُمْ لَنَا لَغَٓائِظُونَۙ | Ve-innehum lenâ leġâ-izûn | Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi |
| 56 | وَاِنَّا لَجَم۪يعٌ حَاذِرُونَۜ | Ve-innâ lecemî’un hâżirûn | Bu arada Firavun şehirlere, "Doğrusu bunlar bizi öfkelendiren döküntü azınlıklardır; hepimiz tedbirli olmalıyız" diyen münadiler gönderdi |
| 57 | فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ | Feaḣracnâhum min cennâtin ve’uyûn(in) | Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrailoğullarını mirasçı kıldık |
| 58 | وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ | Vekunûzin vemekâmin kerîm(in) | Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrailoğullarını mirasçı kıldık |
| 59 | كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ | Keżâlike ve evraśnâhâ benî isrâ-îl | Ama biz Firavun ve adamlarını bahçelerden, pınar başlarından, hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. Böylece oralara İsrailoğullarını mirasçı kıldık |
| 60 | فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِق۪ينَ | Feetbe’ûhum muşrikîn | Firavun ve adamları güneş üzerlerine doğarken onların ardına düştüler |
| 61 | فَلَمَّا تَرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ | Felemmâ terâe-lcem’âni kâle ashâbu mûsâ innâ lemudrakûn | İki topluluk birbirini gördüğünde, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık" dediler |
| 62 | قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ | Kâle kellâ inne me’iye rabbî seyehdîn | Musa: "Hayır; Rabbim benimle beraberdir, bana elbette yol gösterecektir" dedi |
| 63 | فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ | Feevhaynâ ilâ mûsâ eni-drib bi’asâke-lbahr(a)fenfeleka fekâne kullu firkin ke-ttavdi-l’azîm | Bunun üzerine Biz Musa'ya: "Değneğinle denize vur" diye vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi |
| 64 | وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ | Ve ezlefnâ śemme-l-âḣarîn | İşte oraya, geridekileri de yaklaştırdık |
| 65 | وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ | Ve enceynâ mûsâ vemen me’ahu ecma’în | Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık |
| 66 | ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ | Śumme aġraknâ-l-âḣarîn | Öbürlerini suda boğduk |
| 67 | اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ | İnne fî żâlike leâye(ten)vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn | Bunda şüphesiz ders vardır, ama çoğu inanmamıştır |
| 68 | وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ | Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm | Doğrusu Rabbin, güçlü olandır, merhamet edendir |
| 69 | وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ | Vetlu ‘aleyhim nebee ibrâhîm | Onlara İbrahim'in kıssasını anlat |
| 70 | اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ | İż kâle li-ebîhi vekavmihi mâ ta’budûn | İbrahim, babasına ve milletine: "Nelere tapıyorsunuz?" demişti |
| 71 | قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ | Kâlû na’budu asnâmen fenezallu lehâ ‘âkifîn | Putlara tapıyoruz, onlara bağlanıp duruyoruz" demişlerdi |
| 72 | قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ | Kâle hel yesme’ûnekum iż ted’ûn | İbrahim: "Çağırdığınız zaman sizi duyarlar veya size bir fayda ve zarar verirler mi?" demişti |
| 73 | اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ | Ev yenfe’ûnekum ev yedurrûn | İbrahim: "Çağırdığınız zaman sizi duyarlar veya size bir fayda ve zarar verirler mi?" demişti |
| 74 | قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ | Kâlû bel vecednâ âbâenâ keżâlike yef’alûn | Hayır ama, babalarımızı da bu şekilde ibadet ederken bulduk" demişlerdi |
| 75 | قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ | Kâle eferaeytum mâ kuntum ta’budûn | İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat |
| 76 | اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ | Entum veâbâukumu-l-akdemûn | İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat |
| 77 | فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ | Fe-innehum ‘aduvvun lî illâ rabbe-l’âlemîn | İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat |
| 78 | اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ | Elleżî ḣalekanî fehuve yehdîn | İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat |
| 79 | وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ | Velleżî huve yut’imunî veyeskîn | İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat |
| 80 | وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ | Ve-iżâ meridtu fehuve yeşfîn | İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat |
| 81 | وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ | Velleżî yumîtunî śümme yuhyîn | İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat |
| 82 | وَالَّذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ | Velleżî atme’u en yaġfira lî ḣatî-etî yevme-ddîn | İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat |
| 83 | رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ | Rabbi heb lî hukmen veelhiknî bi-ssâlihîn | İbrahim: "Eski atalarınızın ve sizin nelere taptıklarınızı görüyor musunuz? Doğrusu onlar benim düşmanımdır. Dostum ancak Alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de O'dur. Beni yediren de, içiren de O'dur. Hasta olduğumda bana O şifa verir. Beni öldürecek, sonra da diriltecek O'dur. Ahiret gününde yanılmalarımı bana bağışlamasını umduğum O'dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat |
| 84 | وَاجْعَلْ ل۪ي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِر۪ينَۙ | Vec’al lî lisâne sidkin fî-l-âḣirîn | Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti |
| 85 | وَاجْعَلْن۪ي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّع۪يمِۙ | Vec’alnî min veraśeti cenneti-nne’îm | Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti |
| 86 | وَاغْفِرْ لِاَب۪ٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۙ | Vaġfir li-ebî innehu kâne mine-ddâllîn | Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti |
| 87 | وَلَا تُخْزِن۪ي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ | Velâ tuḣzinî yevme yub’aśûn | Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti |
| 88 | يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ | Yevme lâ yenfe’u mâlun velâ benûn | Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti |
| 89 | اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ | İllâ men eta(A)llâhe bikalbin selîm(in) | Sonrakilerin beni güzel şekilde anmalarını sağla. Beni nimet cennetine varis olanlardan kıl. Babamı da bağışla, o şüphesiz sapıklardandır. İnsanların diriltileceği gün, Allah'a temiz bir kalble gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme" demişti |
| 90 | وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَۙ | Veuzlifeti-lcennetu lilmuttekîn | O gün cennet Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir |
| 91 | وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَۙ | Veburrizeti-lcehîmu lilġâvîn | O gün cennet Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınlara gösterilir |
| 92 | وَق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ | Vekîle lehum eyne mâ kuntum ta’budûn | Onlara: "Allah'ı bırakıp taptıklarınız nerededir. Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilir |
| 93 | مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَۜ | Min dûni(A)llâhi hel yensurûnekum ev yentesirûn | Onlara: "Allah'ı bırakıp taptıklarınız nerededir. Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilir |
| 94 | فَكُبْكِبُوا ف۪يهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَۙ | Fekubkibû fîhâ hum velġâvûn | Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları, hepsi, tepetakla oraya atılırlar |
| 95 | وَجُنُودُ اِبْل۪يسَ اَجْمَعُونَۜ | Vecunûdu iblîse ecme’ûn | Onlar, azgınlar ve İblis'in adamları, hepsi, tepetakla oraya atılırlar |
| 96 | قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ | Kâlû vehum fîhâ yaḣtasimûn | Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler |
| 97 | تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ | Ta(A)llâhi in kunnâ lefî dalâlin mubîn(in) | Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler |
| 98 | اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ | İż nusevvîkum birabbi-l’âlemîn | Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler |
| 99 | وَمَٓا اَضَلَّنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ | Vemâ edallenâ illâ-lmucrimûn | Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler |
| 100 | فَمَا لَنَا مِنْ شَافِع۪ينَۙ | Femâ lenâ min şâfi’în | Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler |
| 101 | وَلَا صَد۪يقٍ حَم۪يمٍ | Velâ sadîkin hamîm(in) | Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler |
| 102 | فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ | Felev enne lenâ kerraten fenekûne mine-lmu/minîn | Orada putlarıyla çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi Alemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak" derler |
| 103 | اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ | İnne fî żâlike leâye(ten)vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn | Bunda şüphesiz bir ders vardır ama çoğu inanmamıştır |
| 104 | وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ | Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm | Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir |
| 105 | كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ | Keżżebet kavmu nûhin(i)lmurselîn | Nuh'un milleti peygamberlerini yalanladı |
| 106 | اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ | İż kâle lehum eḣûhum nûhun elâ tettekûn | Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi |
| 107 | اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ | İnnî lekum rasûlun emîn(un) | Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi |
| 108 | فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ | Fettekû(A)llâhe veatî’ûn | Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi |
| 109 | وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ | Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn | Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi |
| 110 | فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۜ | Fettekû(A)llâhe veatî’ûn | Kardeşleri Nuh, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin" dedi |
| 111 | قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَۜ | Kâlû enu/minu leke vettebe’ake-l-erżelûn | Sana mı inanacağız? Sana en rezil kimseler uymaktadır" dediler |
| 112 | قَالَ وَمَا عِلْم۪ي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ | Kâle vemâ ‘ilmî bimâ kânû ya’melûn | Nuh: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesabları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi |
| 113 | اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبّ۪ي لَوْ تَشْعُرُونَۚ | İn hisâbuhum illâ ‘alâ rabbîlev teş’urûn | Nuh: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesabları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi |
| 114 | وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ | Vemâ enâ bitâridi-lmu/minîn | Nuh: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesabları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi |
| 115 | اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۜ | İn enâ illâ neżîrun mubîn(un) | Nuh: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur; hesabları Rabbime aittir, düşünsenize! Ben inananları kovacak değilim. Ben sadece açıkça uyarıcıyım" dedi |
| 116 | قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُوم۪ينَۜ | Kâlû le-in lem tentehi yâ nûhu letekûnenne mine-lmercûmîn | Ey Nuh! Eğer bu işe son vermezsen, şüphesiz taşlanacaklardan olacaksın" dediler |
| 117 | قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْم۪ي كَذَّبُونِۚ | Kâle rabbi inne kavmî keżżebûn | Nuh: "Rabbim! Milletim beni yalanladı. Benimle onların arasında Sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananları kurtar" dedi |
| 118 | فَافْتَحْ بَيْن۪ي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّن۪ي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ | Feftah beynî vebeynehum fethan veneccinî vemen me’iye mine-lmu/minîn | Nuh: "Rabbim! Milletim beni yalanladı. Benimle onların arasında Sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananları kurtar" dedi |
| 119 | فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۚ | Feenceynâhu vemen me’ahu fî-lfulki-lmeşhûn | Bunun üzerine onu ve beraberinde bulunanları, dolu bir gemi içinde taşıyarak kurtardık |
| 120 | ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاق۪ينَۜ | Śumme aġraknâ ba’du-lbâkîn | Sonra de geride kalanları suda boğduk |
| 121 | اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ | İnne fî żâlike leâye(ten)vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn | Doğrusu bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır |
| 122 | وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ | Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm | Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir |
| 123 | كَذَّبَتْ عَادٌۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ | Keżżebet ‘âdun(i)lmurselîn | Ad milleti de peygamberleri yalanladı |
| 124 | اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ | İż kâle lehum eḣûhum hûdun elâ tettekûn | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 125 | اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ | İnnî lekum rasûlun emîn(un) | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 126 | فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ | Fettekû(A)llâhe veatî’ûn | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 127 | وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ | Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 128 | اَتَبْنُونَ بِكُلِّ ر۪يعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَۙ | Etebnûne bikulli rî’in âyeten ta’beśûn | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 129 | وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ | Vetetteḣiżûne mesâni’a le’allekum taḣludûn | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 130 | وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّار۪ينَۚ | Ve-iżâ betaştum betaştum cebbârîn | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 131 | فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ | Fettekû(A)llâhe veatî’ûn | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 132 | وَاتَّقُوا الَّذ۪ٓي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَۚ | Vettekû-lleżî emeddekum bimâ ta’lemûn | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 133 | اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَن۪ينَۙ | Emeddekum bi-en’âmin vebenîn | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 134 | وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ | Vecennâtin ve’uyûn(in) | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 135 | اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍۜ | İnnî eḣâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in) | Kardeşleri Hud, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsınız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size verenden sakının; davarları, oğulları, bahçeleri ve akarsuları size O vermiştir. Doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkuyorum" dedi |
| 136 | قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظ۪ينَۙ | Kâlû sevâun ‘aleynâ eve’azte em lem tekun mine-lvâ’izîn | İster öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bizce birdir |
| 137 | اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّل۪ينَۙ | İn hâżâ illâ ḣuluku-l-evvelîn | Bu durumumuz öncekilerin geleneğidir. Biz azaba uğratılacak da değiliz" dediler |
| 138 | وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَۚ | Vemâ nahnu bimu’ażżebîn | Bu durumumuz öncekilerin geleneğidir. Biz azaba uğratılacak da değiliz" dediler |
| 139 | فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ | Fekeżżebûhu feehleknâhum(k) inne fî żâlike leâye(ten)vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn | Böylece onu yalanladılar; Biz de kendilerini yok ettik. Bunda şüphesiz ki ders vardır; ama çoğu inanmamıştır |
| 140 | وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ | Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm | Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir |
| 141 | كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَل۪ينَۚ | Keżżebet śemûdu-lmurselîn | Semud milleti de peygamberleri yalanladı |
| 142 | اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ | İż kâle lehum eḣûhum sâlihun elâ tettekûn | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 143 | اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ | İnnî lekum rasûlun emîn(un) | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 144 | فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ | Fettekû(A)llâhe veatî’ûn | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 145 | وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ | Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 146 | اَتُتْرَكُونَ ف۪ي مَا هٰهُنَٓا اٰمِن۪ينَۙ | Etutrakûne fî mâ hâhunâ âminîn | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 147 | ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ | Fî cennâtin ve’uyûn(in) | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 148 | وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَض۪يمٌۚ | Vezurû’in venaḣlin tal’uhâ hedîm(un) | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 149 | وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِه۪ينَۚ | Vetenhitûne mine-lcibâli buyûten fârihîn | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 150 | فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ | Fettekû(A)llâhe veatî’ûn | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 151 | وَلَا تُط۪يعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ | Velâ tutî’û emra-lmusrifîn | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 152 | اَلَّذ۪ينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ | Elleżîne yufsidûne fî-l-ardi velâ yuslihûn | Kardeşleri Salih onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkımları sarkmış hurmalıklar arasında güven içinde bırakılır mısınız? Dağlarda ustalıkla evler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, bana itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip, bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin" dedi |
| 153 | قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۚ | Kâlû innemâ ente mine-lmusahharîn | Sen şüphesiz büyülenmişin birisin; bizim gibi bir insandan başka birşey değilsin. Eğer doğru sözlü isen bir belge getir" dediler |
| 154 | مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَأْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ | Mâ ente illâ beşerun miślunâ fe/ti bi-âyetin in kunte mine-ssâdikîn | Sen şüphesiz büyülenmişin birisin; bizim gibi bir insandan başka birşey değilsin. Eğer doğru sözlü isen bir belge getir" dediler |
| 155 | قَالَ هٰذِه۪ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍۚ | Kâle hâżihi nâkatun lehâ şirbun velekum şirbu yevmin ma’lûm(in) | Salih: " İşte belge bu devedir. Kuyudan su içmek hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük günün azabı yakalar" dedi |
| 156 | وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ | Velâ temessûhâ bisû-in feye/ḣużekum ‘ażâbu yevmin ‘azîm(in) | Salih: " İşte belge bu devedir. Kuyudan su içmek hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük günün azabı yakalar" dedi |
| 157 | فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِم۪ينَۙ | Fe’akarûhâ feasbehû nâdimîn | Onlar ise deveyi kestiler; ama pişman da oldular |
| 158 | فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ | Feaḣażehumu-l’ażâb(u)(k) inne fî żâlike leâye(ten)vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn | Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda bir ders vardır, fakat çoğu inanmamıştır |
| 159 | وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ | Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm | Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir |
| 160 | كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍۨ الْمُرْسَل۪ينَۚ | Keżżebet kavmu lûtin(i)lmurselîn | Lut milleti de peygamberleri yalanladı |
| 161 | اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ | İż kâle lehum eḣûhum lûtun elâ tettekûn | Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi |
| 162 | اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ | İnnî lekum rasûlun emîn(un) | Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi |
| 163 | فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ | Fettekû(A)llâhe veatî’ûn | Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi |
| 164 | وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ | Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn | Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi |
| 165 | اَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَم۪ينَۙ | Ete/tûne-żżukrâne mine-l’âlemîn | Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi |
| 166 | وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ | Veteżerûne mâ ḣaleka lekum rabbukum min ezvâcikum(c) bel entum kavmun ‘âdûn | Kardeşleri Lut, onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıp da, insanlar arasında, erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz azmış bir milletsiniz" dedi |
| 167 | قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَج۪ينَ | Kâlû le-in lem tentehi yâ lûtu letekûnenne mine-lmuḣracîn | Ey Lut! Bu sözlerinden vazgeçmezsen, mutlaka kovulacaksın" dediler |
| 168 | قَالَ اِنّ۪ي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَال۪ينَۜ | Kâle innî li’amelikum mine-lkâlîn | Lut: "Doğrusu yaptığınıza çok kızanlardanım. Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapageldiği kötülükten kurtar" dedi |
| 169 | رَبِّ نَجِّن۪ي وَاَهْل۪ي مِمَّا يَعْمَلُونَ | Rabbi neccinî veehlî mimmâ ya’melûn | Lut: "Doğrusu yaptığınıza çok kızanlardanım. Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapageldiği kötülükten kurtar" dedi |
| 170 | فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اَجْمَع۪ينَۙ | Fenecceynâhu veehlehu ecme’în | Bunun üzerine geride kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık |
| 171 | اِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِر۪ينَۚ | İllâ ‘acûzen fî-lġâbirîn | Bunun üzerine geride kalan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini kurtardık |
| 172 | ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَۚ | Śumme demmernâ-l-âḣarîn | Diğerlerini yerle bir ettik |
| 173 | وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًاۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ | Veemtarnâ ‘aleyhim matarâ(an)fesâe mataru-lmunżerîn | Üzerlerine de yağmur yağdırdık. Uyarılan fakat yola gelmeyenlerin yağmuru ne kötü idi |
| 174 | اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ | İnne fî żâlike leâye(ten)vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn | Şüphesiz bunda bir ders vardır, ama çoğu inanmamıştır |
| 175 | وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ | Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm | Doğrusu Rabbin güçlüdür, merhametlidir |
| 176 | كَذَّبَ اَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ الْمُرْسَل۪ينَۚ | Keżżebe ashâbu-l-eyketi-lmurselîn | Ormanlık yerde oturanlar, Eykeliler de peygamberleri yalanladı |
| 177 | اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ | iż kâle lehum şu’aybun elâ tettekûn | Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi |
| 178 | اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ | İnnî lekum rasûlun emîn(un) | Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi |
| 179 | فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ | Fettekû(A)llâhe veatî’ûn | Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi |
| 180 | وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ | Vemâ es-elukum ‘aleyhi min ecr(in)in ecriye illâ ‘alâ rabbi-l’âlemîn | Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi |
| 181 | اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِر۪ينَۚ | Evfû-lkeyle velâ tekûnû mine-lmuḣsirîn | Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi |
| 182 | وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۚ | Vezinû bilkistâsi-lmustekîm | Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi |
| 183 | وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَۚ | Velâ tebḣasû-nnâse eşyâehum velâ ta’śev fî-l-ardi mufsidîn | Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi |
| 184 | وَاتَّقُوا الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ | Vettekû-lleżî ḣalekakum velcibillete-l-evvelîn | Şuayb onlara: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum, benim ecrim ancak Alemlerin Rabbine aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkını azaltmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Sizi ve daha önceki nesilleri yaratandan korkun" dedi |
| 185 | قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۙ | Kâlû innemâ ente mine-lmusahharîn | Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür" dediler |
| 186 | وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ | Vemâ ente illâ beşerun miślunâ ve-in nezunnuke lemine-lkâżibîn | Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür" dediler |
| 187 | فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَٓاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَۜ | Feeskit ‘aleynâ kisefen mine-ssemâ-i in kunte mine-ssâdikîn | Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru sözlü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür" dediler |
| 188 | قَالَ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ | Kâle rabbî a’lemu bimâ ta’melûn | Şuayb: "Rabbim yaptıklarınızı çok iyi bilir" dedi |
| 189 | فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ | Fekeżżebûhu feeḣażehum ‘ażâbu yevmi-zzulle(ti)(c) innehu kâne ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in) | Ama onu yalanladılar. Bunun üzerine onları bulutlu bir günün azabı yakaladı. Gerçekten o gün, azabı büyük bir gündü |
| 190 | اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ | İnne fî żâlike leâye(ten)vemâ kâne ekśeruhum mu/minîn | Doğrusu bunda bir ders vardır. Fakat çoğu inanmamıştır |
| 191 | وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ | Ve-inne rabbeke lehuve-l’azîzu-rrahîm | Rabbin şüphesiz güçlüdür, merhametlidir |
| 192 | وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ | Ve-innehu letenzîlu rabbi-l’âlemîn | Şüphesiz Kuran Alemlerin Rabbinin indirmesidir |
| 193 | نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ | Nezele bihi-rrûhu-l-emîn | Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir |
| 194 | عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ | ‘Alâ kalbike litekûne mine-lmunżirîn | Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir |
| 195 | بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ | Bilisânin ‘arabiyyin mubîn(in) | Apaçık Arap diliyle, uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmiştir |
| 196 | وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ | Ve-innehu lefî zuburi-l-evvelîn | O, daha öncekilerin kitabında da zikredilmiştir |
| 197 | اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ | Eve lem yekun lehum âyeten en ya’lemehu ‘ulemâu benî isrâ-îl | İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu |
| 198 | وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَم۪ينَۙ | Velev nezzelnâhu ‘alâ ba’di-l-a’cemîn | Biz Kuran'ı Arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunları okusaydı yine de ona inanmazlardı |
| 199 | فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ | Fekaraehu ‘aleyhim mâ kânû bihi mu/minîn | Biz Kuran'ı Arapça bilmeyen kimselerden birine indirseydik de o bunları okusaydı yine de ona inanmazlardı |
| 200 | كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ | Keżâlike seleknâhu fî kulûbi-lmucrimîn | Suçluların kalblerine Kuran'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir |
| 201 | لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ | Lâ yu/minûne bihi hattâ yeravû-l’ażâbe-l-elîm | Suçluların kalblerine Kuran'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir |
| 202 | فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ | Feye/tiyehum baġteten vehum lâ yeş’urûn | Suçluların kalblerine Kuran'ı böylece sokarız da, can yakıcı azabı görmedikçe ona inanmazlar. Bu azap onlara haberleri olmadan geliverecektir |
| 203 | فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ | Feyekûlû hel nahnu munzarûn | O zaman "Erteye bırakılmaz mıyız?" derler |
| 204 | اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ | Efebi’ażâbinâ yesta’cilûn | Bizim azabımızı mı acele istiyorlardı |
| 205 | اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ | Eferaeyte in metta’nâhum sinîn | Söylesene, Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı |
| 206 | ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ | Śumme câehum mâ kânû yû’adûn | Söylesene, Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı |
| 207 | مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ | Mâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yumette’ûn | Söylesene, Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri şey başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı |
| 208 | وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛ | Vemâ ehleknâ min karyetin illâ lehâ munżirûn | Hiçbir kent halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zalim değiliz |
| 209 | ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ | Żikrâ vemâ kunnâ zâlimîn | Hiçbir kent halkını kendilerine öğüt veren uyarıcılar gelmeden yok etmedik. Biz zalim değiliz |
| 210 | وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاط۪ينُ | Vemâ tenezzelet bihi-şşeyâtîn | Kuran'ı şeytanlar indirmemiştir |
| 211 | وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُمْ وَمَا يَسْتَط۪يعُونَۜ | Vemâ yenbeġî lehum vemâ yestatî’ûn | Bu onlara düşmez, zaten güçleri de yetmez |
| 212 | اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ | İnnehum ‘ani-ssem’i lema’zûlûn | Doğrusu onlar vahyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır |
| 213 | فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَۚ | Felâ ted’u me’a(A)llâhi ilâhen âḣara fetekûne mine-lmu’ażżebîn | O halde sakın Allah'ın yanında başka tanrı tutup ona yalvarma, yoksa azap göreceklerden olursun |
| 214 | وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ | Veenżir ‘aşîrateke-l-akrabîn | Önce en yakın hısımlarını uyar |
| 215 | وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ | Vaḣfid cenâhake limeni-ttebe’ake mine-lmu/minîn | Sana uyan müminleri kanatların altına al |
| 216 | فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ | Fe-in ‘asavke fekul innî berî-un mimmâ ta’melûn | Sana başkaldırırlarsa: "Yaptıklarınızdan uzağım" de |
| 217 | وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ | Vetevekkel ‘alâ-l’azîzi-rrahîm | Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir |
| 218 | اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ | Elleżî yerâke hîne tekûm | Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir |
| 219 | وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ | Vetekallubeke fî-ssâcidîn | Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir |
| 220 | اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ | İnnehu huve-ssemî’u-l’alîm | Senin kalkıp namaz kılanlar arasında bulunduğunu gören, güçlü ve merhametli olan Allah'a güven. Doğrusu O işitir ve bilir |
| 221 | هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ | Hel unebbi-ukum ‘alâ men tenezzelu-şşeyâtîn | Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi?" de |
| 222 | تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ | Tenezzelu ‘alâ kulli effâkin eśîm(in) | Onlar, günahkar iftiracıların hepsine iner |
| 223 | يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ | Yulkûne-ssem’a veekśeruhum kâżibûn | Bunlar şeytanlara kulak verirler, çoğu yalancıdırlar |
| 224 | وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ | Ve-şşu’arâu yettebi’uhumu-lġâvûn | O şairlere gelince; onlara azgınlar uyar |
| 225 | اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَۙ | Elem tera ennehum fî kulli vâdin yehîmûn | Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin |
| 226 | وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ | Veennehum yekûlûne mâ lâ yef’alûn | Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve yapmadıklarını yaptık dediklerini görmez misin |
| 227 | اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ | İllâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti veżekerû(A)llâhe keśîran ventesarû min ba’di mâ zulimû(k) veseya’lemu-lleżîne zalemû eyye munkalebin yenkalibûn | Ancak inanıp yararlı iş işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında haklarını alanlar bunun dışındadır. Haksızlık eden kimseler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını anlayacaklardır |
Şuara Suresi’nin Fazileti
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: 'Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır.' (Tirmizi)
Sık Sorulan Sorular
Şuara Suresi kaç ayettir?
227 ayettir.
Şuara Suresi Mekki mi Medeni mi?
Mekki dönemde inmiştir.
Şuara Suresi kaçıncı cüzdedir?
19. cüzde yer almaktadır.
Şuara Suresi Hakkında
Şuara Suresi, Kur’an-ı Kerim’in 26. suresi olup Mekki döneminde nazil olmuştur. 227 ayetten oluşan bu mübarek sure, Kur’an’ın 19. cüzünde yer almaktadır. “Şairler” anlamına gelen surenin adı, içeriğindeki en belirgin konu ya da ilk ayetindeki önemli bir kavramdan gelmektedir.
Şuara Suresi, mekki dönemin ihtiyaçlarına ve o günkü Müslüman topluluğun sorularına cevap verecek biçimde şekillenmiştir. Ayetleri hem bireysel hem toplumsal boyutlarda derin anlamlar barındırmakta, inananları Allah’ı tanımaya, O’na kulluk etmeye ve doğru bir yaşam sürmeye davet etmektedir.
Müfessirler Şuara Suresi’nin Kur’an bütünlüğü içindeki konumuna ve kendinden önceki ile sonraki surelerle kurduğu anlam ilişkisine dikkat çekmiştir. Sure, özgün üslubu ve içerdiği evrensel mesajlarla her çağda Müslümanların başvurduğu temel kaynaklardan biri olmaya devam etmektedir.
Şuara Suresi’nin Mesajı ve Önemi
Şuara Suresi, günümüz insanına Allah’a olan bağlılığı, sorumluluğu ve ahiret bilincini hatırlatan güçlü mesajlar içermektedir. Surenin temel çağrısı; Allah’ı gereği gibi tanımak, O’nun nimetlerine şükretmek ve verilen ömrü anlamlı biçimde değerlendirmektir.
Modern dünyanın getirdiği anlam arayışı, ahlaki çözülme ve bireysel yalnızlık karşısında Şuara Suresi’nin mesajı şudur: Gerçek huzur ve anlam yalnızca Allah’a yönelmekte ve O’nun gösterdiği yolda yürümektedir. Surede yer alan uyarılar ve müjdeler, insanı hem korkutmak hem de umutlandırmak suretiyle dengeli ve bilinçli bir iman hayatına çağırır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır” buyurmuştur. Şuara Suresi’ni anlayarak ve düşünerek okumak bu evrensel faziletin yanı sıra surenin özel içeriğiyle de kişiye büyük manevi kazanım sağlar.
Şuara Suresi’nde Öne Çıkan Konular
Şuara Suresi’nde öne çıkan başlıca konuların başında Allah’ın birliği ve yüceliği gelmektedir. Sure, Yüce Allah’ın sonsuz kudretini, sınırsız ilmini ve her şeyi kuşatan rahmetini çeşitli ayetlerle dile getirir. Bu temel inanç, surenin diğer tüm mesajlarına zemin oluşturur.
İkinci önemli konu ahiret sorumluluğu ve insanın bu dünyadaki sınav görevidir. Şuara Suresi, insanı hayatın geçiciliği karşısında uyarırken kalıcı olanın ahiret yurdu olduğunu ve oradaki mutluluğun ancak dünyadaki doğru tercihlerle kazanılabileceğini vurgular. Surede yer alan kıssa veya örnekler bu mesajı somutlaştırarak kalıcı kılar.
Şuara Suresi Sık Sorulan Sorular
Şuara Suresi kaç ayettir?
Şuara Suresi 227 ayetten oluşmaktadır.
Şuara Suresi Mekki mi Medeni mi?
Şuara Suresi Mekki dönemde nazil olmuştur. Mekki sureleri genel olarak iman ve tevhid konularını ağırlıklı biçimde ele alır.
Şuara Suresi hangi cüzdedir?
Şuara Suresi Kur’an-ı Kerim’in 19. cüzünde yer almaktadır.
Şuara kelimesinin anlamı nedir?
Şuara kelimesi Arapçada ‘Şairler’ anlamına gelmektedir. Sure bu kavramı ya adında taşıyan önemli bir kıssayı ya da temel bir konuyu merkeze alır.
Şuara Suresi’nin fazileti nedir?
Kur’an’ın tüm ayetleri aynı ilahi kaynaktan geldiğinden her surenin okunması büyük sevap kazandırır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa on sevap kazanır’ buyurmuştur. Şuara Suresi de bu kapsamda değerli bir ibadet kaynağıdır.
İlgili Sureler
Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.